TAKİP ET
Yaşar Yeşilyurt

Yaşar Yeşilyurt

Hocaefendi’ye duyulan güveninin sınırları

Yıllardır tanıdığımız arkadaşlarımızın hayatı için endişelenir olduk artık.

Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım, nerededir-nasıldır diye aklıma takılınca telefonunu bulup arayayım dedim.

Telefonun ucundaki yaşı elliye dayanmış koca adamın hali ülkenin hali gibi perişandı, sesi ağlamaklıydı. Haberim yoktu, bir süredir Türkiye’deymiş.

Darbe sonrası, yüzbinlerce insana yapıldığı gibi, kendisinin haberi olmadan sahte kayıp dilekçesi ile pasaportunu iptal etmişler. Durumu araştırmak istediğinde de pasaportuna el koymuşlar ve gözaltına almışlar.

“Gözaltında bir şey yaptılar mı?” diye sordum çekinerek.

Mahçup bir sesle “Çok kötü dövdüler, kulak zarım zedelendi” dedi.

“Ama şikayet edebilecek bir merci yok!“

Pasaportunu geri alabilmek için avukat aramış ama nafile. Bu tür davaları alan avukatların lisansları iptal ediliyormuş.

Sonunda ‘arkası sağlam’ birini bulmuş. Bu sefer de avukat, normalde 3-5 bin lira tutacak dava için 125 bin lira istemiş!

Darbe sonrası Türkiye fotoğrafından küçük bir kesit!

Daha neler var.

Ailesi hala Türkiye’de olduğundan ismini açık yazamayacağım bir başka dostum şu an Münih’te. Kendisi yaşadığı şehrin eşrafından bir aileye mensup, fabrikası olan bir tüccar. Gönüllü olarak bir eğitim şirketinin yönetim kurulu başkanlığını yaptığı için hakkında tutuklama kararı çıkartıldı.

Milyonlarca avro değerindeki fabrikasına, banka hesaplarına, malına-mülküne el konuldu. Çocuklarını Türkiye’de bırakarak yalnız başına Almanya’ya iltica etmek zorunda kaldı. Her şeyi elinden alındı, canını zor kurtardı.

Ailesine kavuşup yeniden bir hayat kurmaya çalışıyor şimdi, ellisinden sonra.

Bunlardan çok çok daha acıklı hikayeler var, hem de binlerce. Hapishaneler ihtiyar dedelerle, kanserli hastalar, emzikli kadınlarla dolu. Ömürleri boyunca hayır-hasenat peşinde koşmuş, bir kere bile suça bulaşmamış, sicilleri tertemiz  insanlar bunlar.

Oturacak evi olmayanlar, hasta olup tedavi göremeyenler, hastasına ilaç çocuğuna mama alamayanlar, arandığı için kaçak-göçek yaşamak zorunda olanlar, ana okuluna kaydedilmeyen bebecikler, okula alınmadığı için evde beklemek zorunda kalan çocuklar, üniversiteye kabul edilmeyen gençler, işsiz kaldığı için ailesini geçindiremeyenler, malına-mülküne el konulanlar, hapishanedeki yatağını koğuş kalabalık olduğundan nöbetleşe kullananlar,  hapishanlerde işkence altında inim inim inleyenler ve işkencelere dayanamayıp ölenler…

Yedisinden yetmişine farklı farklı zulümlerin mağduru olanların sayısı milyonu çoktan geçti…

Ne seslerini duyan var ne de onlara merhamet eden.

Acılarıyla yapayalnızlar koskoca ülkede. Gözler kör, kulaklar sağır, kalpler taş kesilmiş vaziyette.

Koca ülke Çağrı filmindeki bir sahneye dönmüş gibi: Mekke müşriklerinin işkence etmek için zavallı müminleri tıktıkları, gözlerden ırak kapkaranlık bir zindan!

Bunca ızdırap ve inilti arasında pekala olabilecekken olmayan bir şey var: Hocaefendi’den şikayet!

Evet, bu kadar büyük zulme maruz kalan yüzbinlerce insan içerisinde Hocaefendi’den şikayetlenen, O’na atf-ı cürümde bulunan bir tek kişi bile yok.

Ne aç kalanlar, ne hasta olanlar, ne dayak yiyenler, ne okula gidemeyenler ne  servetini kaybedenler ne de hapse girenler arasında Hocaefendi’ye “Senin yüzünden bu felaketler başımıza geldi, hayatımızı kararttın!“ diyen bir tek kişi bile yok.

Nasıl bir güven bu, şaşırtıcı değil mi?

Yaşanan acılarla, Hocaefendi’ye duyulan güvenin sınırları da test edilmiş oluyor bir bakıma.

Üst üste gelişen bütün olumsuzluklara, çekilen bütün acılara rağmen bir hareketin liderine olan güvenini bu ölçüde devam ettirmesi, eşine az rastlanan bir durumdur.

Zaten bir insanın gerçek kıymeti de neler yapabildiği ile değil, uğrunda neler yapılabildiği ile ölçülmez mi?

26.09.2016 17:48