TAKİP ET

Toplu cezalandırma

Hükümetin kuvvetle desteklediği hakim ve savcılar, Türkiye’nin sosyal medya ile savaşında yeni bir çığır açtı.

Geçen yıl, ilk karşılıklı suçlama furyasının sonunda, Anayasa Mahkemesi sosyal medyaya yönelik körlemesine yasaklamaların Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmetmişti. Bu karar, kraldan çok kralcı yetkilileri pazartesi günü Twitter, Facebook ve YouTube’a (ve bunların yanı sıra 150’den fazla internet adresine) erişimin engellenmesi emri göndermekten alıkoymadı. Gerekçe, Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın öldürülmesinden saatler önce bir teröristin başına silah dayadığı fotoğrafın yayınına izin vermeleriydi. Türk yetkililere ve geçen cuma alınan bir mahkeme kararına bakılırsa, bu fotoğraflar terörizmi teşvik ediyordu. Yayınlanmaları kamu düzenini ve güvenliğini tehlikeye atıyordu, bu yüzden fotoğrafın kaldırılmasını kabul etmeyen siteler ve servis sağlayıcıları engellenmeliydi.

Engellemenin haftalarca sürdüğü geçen yıldan farklı olarak, bu kez yasağın yürürlüğe girmesinin ardından işler hızlı ilerledi. Facebook mahkeme emrine hemen riayet etti, birkaç saat sonra Twitter da bazı hesapları kapatmayı kabul etti ve geçen haftaki rehin eylemiyle alakalı görüntüleri kaldırdı.

Bütün bunlara bakıldığında, sosyal medyaya yönelik bu ikinci baskı dalgası kısa süreli ve nispeten karmaşıklıktan uzak gibi görünüyor. Facebook, Twitter ve YouTube, gönülsüzce de olsa, resmî makamların taleplerine boyun eğdikten sonra milyonlarca Türkiyeli kullanıcı kısa süre içinde normale dönebildi. Ancak böyle bir sonuca varmak için henüz erken, zira önemli sorular hâlâ cevapsız. Bu sorulardan bazılarını sıralamak isterim.

Teröristlerin hazırlayıp desteklediği bir resmi yayınlamakla, terör propagandası yapmak aynı şey midir? Ölüm tehlikesi altındaki birinin fotoğrafını göstermek etik açıdan meşru mudur? Bunlar cevabı kolay verilemeyecek haklı sorular. Fakat bunlar ancak açık bir iklimde tartışılabilir; hükümet yayınlaması aleyhindeki görüşü elinden geldiğince savunur, fakat diğerleri de yayınlanması lehindeki görüşü savunmak konusunda kendilerini özgür hissetmelidir. Bu fikir alışverişleri birçok ülkede yapılıyor; sözgelimi IŞİD’in, cellatlarca başı kesilmek üzere olan rehinelerin resimlerini yayınlamasından rahatsızlık duyanlar, konuyu tartışmaya açıyor. Ne yazık ki Türkiye’de bu tartışma daha başlamadan engelleniyor, çünkü hükümet ve yargı muhalif görüş öne süren herkesi potansiyel terör destekçisi olarak damgalayıp geçiyor.

Bu yaklaşımı bilhassa tartışmalı kılan şey, bütün bunlar yapılırken, bir yandan da Türkiye’de faaliyette olan pek çok IŞİD yanlısı ve cihatçı Twitter hesabına karşı hiçbir hukuki girişimde bulunulmaması.

Hükümetin tek taraflı ve cımbızlama gazabıyla ilgili bütün bu şüpheler bir yana, körce yasaklarla ilgili temel sorun daha önce olduğu gibi, hâlâ şu: Bir avuç kullanıcıdan rahatsızlık duyuluyor diye otoriteler niye bütün Twitter ve Facebook kullanıcılarını cezalandırıyor? Bunun birkaç kanal yasaları ihlal etti diye Digitürk’ü tümden kapatmaktan veya tek bir gazete yasaya aykırı yayın yaptı diye bütün gazetelerin satışını engellemekten ne farkı var? Bu hükümet bile böylesine aşırıya giden bir emri verirken iki kez düşünür, zira yasak iktidar partisi seçmenini de vuracaktır ve bu adımı atmak teknik bakımdan çok daha karmaşıktır. Yine de sosyal medyanın kapatılması niceliksel bir farklılıktır, yoksa ilkesel bir farklılık değil.

Bu yüzden geçen yılki yasağa karşı yaptığı başvuru başarıyla sonuçlanan Türk akademisyen Yaman Akdeniz’e katılmamak elde değil. Financial Times’a yaptığı açıklamada Akdeniz, “Bu tamamen orantısız bir uygulama, seçim öncesi sosyal medya platformları üzerinde basınç oluşturma niyeti taşıyor.” ifadelerini kullanıyor. Diğer bir deyişle: Pazartesi günkü kısa süreli müdahale, bütün internet sitelerine ve servis sağlayıcılarına yönelik aleni bir ikazdı. Gözümüz üzerinizde ve 7 Haziran öncesi gerekli gördüğümüzde tekrar vurmakta tereddüt etmeyiz.

Sosyal medyaya yönelik bu tür pervasız gözdağı gayretlerine bakınca, Türkiye’nin, hükümetin iddia ettiği gibi, hâlâ Avrupa Birliği’ne katılmaya niyetli olduğuna inanmak oldukça zorlaşıyor. Bu aynı zamanda Türkiye’nin, Arap Uyanışı’ndan hemen önce ve uyanışın başlangıcında Ortadoğu’da vaktiyle sahip olduğu yumuşak gücün çok büyük kısmını yitirmiş olmasının da sebebi.

08.04.2015 20:30