TAKİP ET

Alparslan Cansu

Tarihe not düşmek (1)

Hocaefendi’yi 40 senedir tanıyan insanlar onun hayat felsefesinin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Böyle bir teşebbüs, dünya sathına yayılmış ve takdir görmüş olan hizmetlerin inkıtaya uğraması demekti. Yani kendi bacağına kurşun sıkmaktı bunun adı. Mantıksızdı.

Menfur 15 Temmuz darbe teşebbüsünün üzerinden tam bir ay geçti. Bu zaman zarfında benimle farklı görüşe sahip olan birçok dostumla konu hakkında fikirlerimizi beyan ettik. Fakat fikirden ziyade küfür özgürlüğünü kullananlara birşey anlatılamayacağına kanaat getirerek kaleme aldım bu yazıyı. Darbenin ertesi günü yazdığım yazıya ‘Ulan utanmadan yazımı yazıyorsun daha’ diyerek saldıranlar bile oldu. Yazıp okumak utanılacak şeylerdi onlar için. Konuşarak her sorun çözülürdü oysa.

Maksadım bu yazıyla kimseye birşey anlatmak değil. Sadece tarihe not düşmek benimkisi. Olur ya, gün gelir bugün konuştuklarımız anlaşılır ümidiyle yazıldı bu yazı. Birgün akl-ı selimle ve vicdanla okunup anlaşılsın diye yazıldı. Yıllar sonra gazetenin arşivlerini karıştıran insanların bugün ne demek istediğimi anlamaları için yazıldı kısacası. Lütfen bugün anlamayanlar okumasın ve burada yazıyı kapatsın.

15 Temmuz gecesi ortalığın tozu dumanı kalkmadan sadece bir kişinin iki dudağının arasından verilen hükümle koskoca bir cemaat bir kez daha günah keçisi ilan edilmişti. Hiç kimse sorgulamadı birkez ‘acaba?’ diyerek. ‘O dediyse mutlaka doğrudur. Amenna ve saddakna’ dendi. Vahiyle beslenen peygamberlerin bile zelle yaşadıkları vakiyken, o hiçbir zaman yalan söylemezdi (!). Ve hüküm daha o gece, üstelik bir telefon bağlantısıyla verilmişti.

Hukuk devletinin eksikliğinden bahsederken de işte tam bu noktaya parmak basmıştım yıllarca. Hukuk devletinde bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğü vardı. İster T.C. kanunlarını baz alın, ister Roma hukukuna göre, isterse ‘şeriat isterük’ diyenler İslam Hukuku’na göre hüküm versin, değişen birşey yoktu. Bir kişi suçlansa bile suçu ispat edilene kadar kanunlar önünde masumdu. ‘Masumiyet karinesi’ denirdi buna. Delil gerekiyordu bunun için. ‘Sen benden ne delili istiyorsun?’ demek bile hiçbir delilin olmadığının habercisiydi oysa. Haberlerde cinayet işleyen biri için bile mahkeme hükmü verilene kadar ‘katil zanlısı’ deniyordu. Açıkça ‘katil’ denmiyordu. Oysa Hocaefendi darbenin emrini vermişti onlara göre. Yargısız infazla kesin hüküm: Suçlu kesin oydu.

Hocaefendi’yi 40 senedir tanıyan insanlar onun hayat felsefesinin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Böyle bir teşebbüs, dünya sathına yayılmış ve takdir görmüş olan hizmetlerin inkıtaya uğraması demekti. Yani kendi bacağına kurşun sıkmaktı bunun adı. Mantıksızdı. 40 sene savunduğu değerleri ayağının altına almaktı. Oysa sadece darbeden sonra değil. Yıllarca yaptığı ve konuştuğu herşeyden malum kitle kendince ‘kâfirlik’ ve ‘münâfıklık’ hükmü çıkartıyordu onun hakkında.

20 sene önce ‘demokrasiden asla dönüş yok’ dediğinde, ‘Demokrasi şeytan idaresidir. Biz şeriat devleti kuracağız’ diyenler onu o zamanlar ‘Kafir’ ilan etmişlerdi hatırlarsanız. Aynı kitle bugün onun darbe yaptığını söyleyerek kendilerince o ‘yere batası demokrasi’nin nöbetini tutuyorlardı. Üstelik meydanlarda ayyıldızlı bayrağı sallayarak. Birazcık düşünselerdi o bayrağı, aleyhinde kullandıkları şahsın, 20 küsur senedir 180 küsur ülkede şerefle dalgalandırdığını görürlerdi. Ne kadar gülünçtü bu yaptıkları.

Ama anlatamıyordum ey tarih. Anlatamıyordum. Melekeler tamamen kapanmıştı bu kitlede. Sahi şeriat devleti demişken kafir dedikleri ve yıkılmasını yıllarca kendilerine dava edindikleri T.C. idaresinin balını, kaymağını yerken, şeriat devletini de çoktan unutmuşlardı bile. Menfaati için müslümanlıktı bunlarınkisi. Ama bugün kime söyleyecektim bu sözleri. Herkes gardını alıyordu hemen. Cevap hakkı doğuruyordum onlara. O yüzden de tarihe yazdım bunları. Birgün gelir anlaşılır diyerek. Umudum hiç tükenmedi.

15.08.2016 11:02