TAKİP ET

Türk-Alman ilişkilerinde 1 Kasım faktörü 

Tarihsel çıkışı İkinci Dünya Savaşı’na dayanan AB’nin fikri birliği demokrasi, hukukun üstünlüğü, bireysel özgürlükler ve sosyal adalet gibi dört sac ayağı üzerine inşa edildi.

Ayaklardan birinin kırılması durumunda Avrupa oluşumu yere devrilir. Birlik içindeki çeşitliliğin kabulü ve demokrasinin alternatifsizliğinin içselleştirilmesi üye devletlerin ortak çıkarlarıyla alakalı mevzulardaki kararların Avrupa düzeyinde daha demokratik bir şekilde alınabilmesi için kendi egemenliklerinin bir kısmının delege ettikleri ortak kurumlar inşa etmelerini sağladı.

Türkiye ise 14 Nisan 1987’de tam üyelik başvurusunda bulunduğu AB’yle katılım görüşmelerine ancak 3 Ekim 2005 tarihinde başlayabildi ve maalesef geçen 10 yıllık süre zarfında özellikle son yıllardaki antidemokratik kanun ve uygulamalardan ötürü birlikle bir aralar geliştirdiği ilişkilerini ilerletmeyi başaramadı.

1 Kasım genel seçimlerinin sonuçları açıklandıktan sonra Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye’ye sığınmacı akınlarına atfen ‘güçlüklerin aşılması yolunda sıkı işbirliğinin sürdürülmesine hazır oldukları’ mesajını verdi.

Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert, “AB ile Türkiye arasında göç konularında ortak bir eylem planı için yapılan müzakerelerde hızlı ilerlemeler kaydedilmesi gerektiğini” söyledi. Suriyelilerle oluşan krizin Avrupa’ya etkileri, terör örgütü IŞİD’le mücadele, çözüm süreci ve iç siyasetteki kutuplaşmalar dile getirilen sorunlar arasında yer aldı.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sawsan Chebli de, iki ülkenin özellikle mülteci krizinin çözümünde işbirliğini devam ettireceklerinin altını çizerek “Ancak Türkiye ile işbirliğinin devam ettirilmesinde, Türkiye’nin demokratikleşme yönünde atacağı adımlar da dikkatle izlenecektir.” ifadesiyle bir göndermede bulundu. Almanya’nın Türkiye politikalarını bu kelime özetledi: “İzliyoruz”. Sadece gözetleyin bakalım.

Hâlbuki AB’nin Türkiye’yle ilgili katılım müzakereleri kapsamında belirlediği Kopenhag Kriterleri’nde siyasi, ekonomi, AB müktesebatı ve AB hazmetme kapasitesi olmak üzere 4 alanla ilgili kesin hükümler mevcut. Kurumsal istikrarı sağlayamayan, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık haklarını hiçe sayan bir hükümetle işbirliği öngörülmüyor. Ekonomik alanda müdahalesiz işleyen bir pazar ekonomisinin yürürlükte olması gerekiyor.

Serbest rekabet ve mülkiyet haklarının korunması olmaza olmaz kriterler arasında yer alıyor. Hele ki mülkiyet gaspı asla kabul edilmiyor. Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmesi için belirlenen hedeflere bağlı kalması isteniyor.

Ayrıca, Madrid Kriterleri’nde (1995) belirlenen şu hususların da yerine gelmesi zaruri görülüyor: “Yeterli idari kapasitenin sağlanması için yeterli ehliyet, elverişli kaynaklar ve istikrar gösteren uygun idari ve hukuki yapılar aracılığıyla AB hukukunun etkin biçimde uygulanması gerekmektedir.”

Tüm bunlardan hareketle Alman hükümetine sormak gerekiyor: AB hukukunu kendi ulusal mevzuatının bir parçası haline getirmek şöyle dursun kendi saray müktesebatını oluşturan AK Parti hükümetinin fayda sağladığı sürece AB ile müzakere etmeyi tercih eden politikalarıyla ne elde edilebilir? 35 fasıldan oluşan AB topluluk müktesebatının “kamu ihaleleri” (fasıl 5), “bilgi toplumu ve medya” (fasıl 10), “yargı ve temel haklar” (23), “adalet, özgürlük ve güvenlik” (24), “mali kontrol” (32) gibi fasılları sizi niye ilgilendirmiyor? Reel politikanın çıkarcılığından Türkiye’nin ve AB’nin selameti için gerçek demokrasi vizyonunun inşasına geçişin Ortadoğu’daki halklar için de gerekli olduğu gerçeğini ne zaman kabul edeceksiniz? AKP bugüne kadar hangi AB müzakere pozisyonunu eksiksiz biçimde savunma şeklinde hazırlayabilmiştir?

Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’ın iç siyasetteki kutuplaşmaları sona erdireceği, muhalefete eşit mesafede yaklaşacağı, ‘herkesin Cumhur’u’ olacağı beklentisi hayalden ibarettir. Seçimden önce bağımsız medyaya ve seçim sonuçlarından iki gün sonra da muhaliflere yapılan polis baskınları ortadayken, sadece sığınmacı akını korkusundan dolayı demokrasiden tavizler vermek, Putin’in güdümlü demokrasisini andıran, otoriter Türkiye’nin doğuşuna göz yummak olacağından, bunun zararları AB’ye de doğrudan dokunacaktır. İlham kaynağı otokrasi olanla yola çıkanlar her an için yine “ihanetle, hainlikle, bölücü dış mihrak olmakla” suçlanmaya mahkûmdurlar.

03.11.2015 16:46