TAKİP ET
Yaşar Yeşilyurt

Yaşar Yeşilyurt

“Sandık”ı kutsamak

Bu aralar AKP’lilerin en büyük sığınaklarından biri sandık. En sık tekrarladıkları ifadelerden biri de “30 Mart’ta görürsünüz!” Son zamanlarda nadiren gördüğümüz bir sahne de olsa, karşıt fikirli biriyle tartışabilme cesaretini göstermiş bir AKP’liye televizyonda sunucu bir soru soruyor, cevap yok. Cevap “30 mart’ta görürsünüz!” Twitter’da bir fikir paylaşıyorsunuz, cevap “30 mart’ta görürsünüz!”

Bu sandık saplantısı sadece AKP fanatiklerinde olsa çok sorun değil, fakat bu gittikçe yaygınlaşan bir hastalık. Herkes sandığa kilitlenmiş. Zannedersiniz ki hak ile batılın, doğru ile yanlışın belirlendiği yer sandıktır. Eğer AKP çok oy alırsa davasında haklı, az oy alırsa haksızdır. AKP çok oy alırsa başbakan namuslu ve dürüst, az oy alırsa yalancı ve hırsızdır. AKP çok oy alırsa hizmet hain, az oy alırsa hizmet memleket sevdalısıdır. Bu nasıl bir mantık?

Sandık demokratik sistemlerin vazgeçilmez aracıdır. Toplumun, kendisini belirli bir süreliğine kimin yönetmesini istediğine dair tercih beyanıdır. Bu bakımdan da fevkalade gereklidir ve faydalıdır. Ama hepsi o kadar!

İslam inancında halkın teveccühüne kilitlenerek iş yapmak, yaptığınız şey doğru bile olsa, kişinin amelinin sevabını iptal eder. Çünkü ihlas, sadece Hakk’ın rızasına odaklanmak ve halkın teveccühünü talep etmemekle hasıl olur.

Haklı-haksız, doğru-yanlış gibi kavramlar ise halkoyuyla belirlenemez. Burada ahlak, adalet ve hakikat gibi metafizik kavramlar devreye girer ve bunlar oy çokluğu ile oluşan kavramlar değildir. Hele hele hakikat kaynağı vahiy olan Müslümanlar için asla böyle değildir.

Mesela Hz. Nuh’u düşünelim. Hem de 900 küsur yıl halkına tebliğde bulunmanın neticesinde, tam da gemiye binmeden önce, bir halkoylaması yapılsaydı, seçimi kazanır mıydı dersiniz? Veya Hz. İbrahim Nemrut’la seçim yarışına girseydi, halk kendisini destekler miydi? Veya Firavun’a doğruları anlatmakla görevlendirilen Hz. Musa, anlatmak yerine “gel seçime gidelim” deseydi, kim kazanırdı acaba?

Ya Hz. İsa, içinde neşet ettiği halkından kaç oy alırdı dersiniz? Kendisini Roma valisine teslim edip çarmıha gerilmesi için uğraşanlar –Allah’ın izniyle başaramasalar da- yine kendi halkı değil miydi?

Peki ya Efendimiz, kendi halkı tarafından Mekke’yi terk etmek zorunda bırakılmamış mıydı? Ebu Süfyan’la seçim yarışına girseydi, Mekkeliler kimi seçerdi? Hatta Medine’ye yerleştiğinde bile, Müslümanlar azınlık olduğuna göre, sandıktan galip çıkabilir miydi!

Peygamberler ve onların misyonunu devam ettirenler, seçimle-meçimle uğraşmazlar! Çünkü onlar dünyevi bir iktidarın meraklısı değil, hak ve hakikatin temsilcisi ve tebliğcisidirler. Onların öncelikli ilgi alanı, insanların akılları ve kalpleridir. Onlar kalplerin inşasıyla, ruhların imarıyla vazifelidirler! Devleti ele geçirme mücadelesine girişmiş tek bir peygamber –veya varisi- hikayesi bile yoktur dinler tarihinde! Ayrıca, koskoca Hz. Peygamberi de bir devlet başkanından ibaret gibi görenler, maalesef İslamiyet’i doğru anlayamamış talihsizlerdir!

Haklı olmak için güçlü olmak gerekmez. Aksine çoğu kere gücü temsil edenler, haktan değil batıldan yana tavır koymuşlardır. Ebu Hanifeler, Süleyman Hilmi Tunahanlar güçlü değil haklıdırlar. Yezidler, Stalinler, Esadlar ise haklı değil güçlüdürler.

Bir de “galip gelme” saplantısı var. Haklı olmak için “galip” olmak da gerekmez. Ahirete inananlar dünyada galip gelecekleri için değil ahirette haklı çıkmak için gayret ederler! Nice hak uğrunda mücadele edip, çilelere katlanıp, hayatında “galibiyet” yüzü göremeden göçüp gidenler vardır: Hz. İsalar, Hz. Yahyalar ve hatta Bediüzzamanlar gibi.

Bir de içinden geçtiğimiz sıkıntıları abartıp, dünyanın en büyük musibetiyle karşı karşıya olduğunu sananlar var, yapmayın Allah aşkına! Dinler tarihini, Mekke dönemini unuttuysanız bari azıcık yakın tarihimize bakınız! Ve unutmayınız, kendimizi “sıfırladığımız”, iç dünyamızda her şeyi Sahibine teslim edebildiğimiz an, bu musibetlerin sona erdiği an olacaktır, vesselam.

09.03.2014 18:22