TAKİP ET
Dr. Sabine Schiffer

Dr. Sabine Schiffer

Nefret eken PEGİDA biçer

Barış için düzenlenen pazartesi uyarı nöbetleri (Montagsmahnwachen) üzerine yapılan haberlerle PEGİDA ve benzer gösteriler üzerine hazırlanan haberler karşılaştırıldığında insanın dikkatini çeken bir şey ortaya çıkıyor. Pazartesi uyarı nöbetleri sağ tandanslı olarak tanımlanıp eleştirilirken PEGİDA gösterileri en azından kısmen meşru olarak sınıflandırılıyor.

Barış gösterilerinde ortaya çıkan her aşırı sağcı veya ona benzer başka kaçık biri tüm harekete dair bir gösterge olarak  değerlendirilirken, PEGİDA söz konusu olduğunda haber ve yorumlarda ılımlı bir yaklaşım sergileniyor. Gerçi PEGİDA’nın kurucusu Bachman’ın şüpheli kariyerine vurgu yapılıyor ama gösteriye katılanların toplumun içinden çıkmış, öfkesini ve endişelerini ifade eden bir kesim olduğu da büyük bir memnuniyetle vurgulanıyor. Haber ve yorumlarda bu insanların seslerine kulak verilmesi gerektiği belirtiliyor. Bunun da ötesinde „İslamcılık“, „İslamlaşma“, „İltica istismarı“ ve „Mülteci akını“ gibi konuların dikkate alınması gereken konular olduğu hatırlatılıyor  ve böylece bu terimler işlenerek göstericilerin niyetleriyle birlikte uyumlu hale getiriliyor.

Buna karşılık şavaştan korkan barış yanlısı insanlara aynı sempatiyle yaklaşılmıyor. İki hareketin farklı değerlendirilmesinde bizim medya ile siyasetin tartışmalarda neyi tartışmanın uygun olacağına kendilerinin karar vermek istemelerinin payı büyük olmasın sakın? ARD Yayın Kurulu‘nun da eleştirdiği Ukrayna haberciliğinde olduğu gibi barış hareketini eğip büken habercilik anlayışı devam ediyor. Anlaşıldığı üzere kimse olayların anlamını belirleme hakkını elinden kaçırmak istemiyor. Dolayısıyla eylemcilere „hayalet“ gibi yakıştırmaların yapılması ya da onların başka biçimlerde karalanması doğru ve uygunmuş gibi görülüyor. Bu tür işleri yapanlar kullanılabilecek argümanlar olmadığında bunları uydurmasını çok iyi biliyorlar.

Bilindiği gibi Müslümanlara yönelik kışkırtmalar ve İslam düşmanlığı da yıllardır ve günlerdir olağan habercilik anlayışı üzerinden yayılıyor. ISIS’in esamesi bile okunmazken de bu böyleydi. İSİS İslami bir tema olsaydı, bu konunun hep var olması gerekirdi ama İSİS’in kısa bir süre önce ortaya çıkması başka bir istikamete işaret ediyor:  Ortadoğu’daki jeolojik stratejiye. Bu karmaşık konuyu çok az medya kuruluşu kavradı ve ele alıp işledi. Sonuç itibarıyla da bu gelişmeler hep bilindiği, alışıldığı gibi işleniyor  ve bu tam 30 yıldır böyle yapılıyor.

İnternetteki İslamofobik çevreler ve şimdilerde bunların sokaklara girmesi aslında olayların hep aynı şekilde değerlendirilmesi ve bazı gerçeklerin gözardı edilmesiyle doğru orantılıdır. Ben 2005 yılında „Parlament“ adlı derginin ilavesinde şunları  [http://www.bpb.de/apuz/29060/der-islam-in-deutschen-medien?p=all] yazma imkanına kavuştum: „Onlar Müslüman toplumun bir kesimi tarafından da, Batı’yı George W.Bush’un politikasıyla karıştıran ve kendilerini İslam’a karşı Haçlı Seferi’ne maruz kalmış kişiler olarak algılanıyorlar. Bu arada her iki tarafta da tehdit hissiyatı hakim görünüyor. Müslüman olmayanlar İslam’ı tehdit olarak görüyor, Müslümanlar ise toptan Batı’nın tehdidi altında olduklarını düşünüyorlar. Her iki taraf da, belki farklı ağırlıklarda ama yine benzer tarzlarda reaksiyonlar veriyorlar: Vazgeçme ve geri çekilme, idealleştirme ve radikalleşme. Bir çoğu uyum çabalarından vazgeçiyor. Başkaları kendi tarihinin sadece olumlu yönlerini görüyor. Özellikle de gençler arasında radikalleşmeler başlıyor. Radikalleşenler herkes adına haraket ettiklerini, herkesin düşündüklerini harekete geçirdiklerini zannediyorlar. Söylemler kesinlikle sağduyulu olanları güçlendirmiyor. Onlar kendilerini naif ve saf olmakla ve ödün vermekle suçlayan  çoğunluk toplumu ile azınlık arasında öğütülüyorlar.

Bir çok bilim insanın radikalleşmelere ilişkin uyarıları dikkat alınmadı, konu ezbere işlenmeye devam edildi. Büyük bir ihtimalle bu pek bilinçli olarak yapılmadı. En azından ben bilinçsiz olarak yapıldığını tahmin etmek istiyorum. Ama sonuçları şimdi, günümüzde görüyoruz. Bizim bunu toplumsal iletişim bozukluğu olarak kabul etmemiz gerekiyor. Bunu her şeyden önce de tüm toplumun ödevi olarak görmek lazım. Bunların hepsi bizim çocuklarımız: Savaşa gidenler de (Asker veya partizan olarak) bizim çocuklarımız, sokağa dökülüp kendi korkularını azınlıklara yansıtanlar da bizim çocuklarımız.

Azınlıklar üzerine yapılan siyasi tartışmaların, azınlıkların medyada önplana çıkarılarak azınlıklarla ilgili konuların dallanıp budanlandırılmasının toplumun sağ kesiminde bulunan grupları güçlendirdiği uzmanlar tarafından ortaya çıkarıldı. Aynı şekilde tanınmış ve saygın bir siyaset bilimci ve aşırı uçlar uzmanı olan Cas Mudde de bunun böyle olduğunu ispatladı. [http://www.eurozine.com/articles/2010-08-31-mudde-en.html] Şu sıralar konuşulan „Bunlar ciddiye alınmalıdır“ gibi sözleri uyarı olarak algılamak lazım. Sen ve ben kutuplaşmasını derinleştirmek yerine bunu ortadan kaldırmaya çalışmak akılcı bir tutum ve davranış olur. Henüz sorunları birlikte çözebilme, ortak hareket edebilme şansımız var ama tabii her şeyden önce bu şansı görebilmek gerek.

18.12.2014 20:30