TAKİP ET
Süleyman Bağ

Süleyman Bağ

Hukuk ve adaleti ortadan kaldıran sihirli kelime: reel politika

Milliyetçiliği modern tarihin en önemli kazanımı olarak görenler hiç de az değil. Milliyetçilik dinle bir araya gelince toplumlara kimlik, devletlere de güç kullanımı için meşruiyet kazandırmıştır. Eğer ‘milli çıkarlar’ olmasa geniş kitlelere savaşı nasıl kabul ettirecek ve onları ‘düşmana’ karşı hayatını feda etme noktasına nasıl getireceksiniz?

Alman tarihçi Hans Unlrich Wehler milliyetçilik ideolojisinin oluşumunda Yahudiliğin önemine ayrı bir vurgu yapar. Musevi dinindeki ‘seçilmiş toplum’ düşüncesinin ulus fikrine dönüştüğünü, ‘Vaadedilmiş Toprak’  anlayışının da ‘anavatan’ olarak karşımıza çıktığını belirtir. Wehler’e göre batıda milliyetçiliğin oluşmasında ve başarılı olmasında Yahudiliğe ek olarak ortaya çıktığı dönemde farklı bir din olmaktan çok Yahudilik içinde bir inanç akımı olarak doğan Hıristiyanlığın da ayrı bir önemi var.

Milliyetçiliğin ortaçağ derebeylik düzenini bitirip kral ailesinin toprağı ve tebaayı kendi mülkü olarak gördüğü bir dönemi kapattığı dikkate alındığında ileri bir adım olarak görülmesinde şaşılacak bir şey görülmeyebilir.

Ancak geçmişte belli bir etnik kimliğe dayalı kabilecilik anlayışının da milliyetçiliği beslediği düşünüldüğünde bu ‘ileri’ adımın birçok sorunu da barındırdığı unutulmamalıdır. Bunlardan ikisi faşizm ideolojisi ve demokratik toplumların huzurunu bozan ırkçılık belasıdır. Tarihe insanlığın var olduğu günden beri  sebep olduğu en kanlı, vahşi ve en çok kurbanın verildiği savaşlar olarak geçen iki dünya savaşını doğuran Avrupa ulusları arasındaki üstünlük yarışı değil mi?

Önemli bir barış ve birlik projesi olan AB, üye ülkelerinin işte bu ‘milli çıkarlarına ve gururlarına’ toslayınca derin bir krize girdi.

7 Şubat 1992 tarihinde Maastrich’te imzalanan Avrupa Sözleşmesi’nin girişinde kurucu ülkeler şu ortak arzuyu dile getiriyorlar: “Üye ülkelerin tarih, kültür ve gelenekleri dikkate alınarak halkları arasında dayanışmayı güçlendirmek istiyoruz.”

Aradan geçen 24 yılda AB bu hedeften hiç olmadığı kadar uzak bir noktada duruyor. Onyıllardır Türkiye’yi kapısında bekleten AB kendisi için varoluş sorunu haline dönüşen mülteci konusunda gözleri Ankara’ya dikmiş durumda. Tüm siyaseti reel politikaya indirgemiş olan Ankara AB’yi her fırsatta tehdit ediyor ve Brüksel’in sessizliğini fırsat bilerek her geçen gün biraz daha masum gruplar üzerindeki zulmünü arttırıyor. Avrupa’da karar vericilerin suskunluğunu açıklayan sihirli kelime de aynı: reel politika! Ankara korkusu o kadar güçlü ki AB neredeyse tüm kutsallarını ayaklar altına aldı.

AB çok yönlü bir krizin içinde bulunuyor. Mali kriz her ne kadar gündemden düşmüş olsa da henüz çözülmüş değil. Kurulduğu günden beri AB projesine mesafeli duran İngiltere bu yıl üyeliğin devamını halk oylamasına sunacak. Artı Hollanda’da yapılan referandumda seçmen Ukrayna ile ortaklık anlaşmasına ‘hayır’ dedi. Bunlara bir de Macaristan ve Polonya’da AB değerlerini hiçe sayan iktidarlar, Almanya ve Fransa’da yabancı, İslam ve AB karşıtı güçlü siyasi akımlar eklenince insan ister istemez sormadan edemiyor: Özgürlük, dayanışma, hukuk devleti gibi değerleri bayraklaştıran AB nerede?

10.04.2016 18:43