TAKİP ET
Süleyman Bağ

Süleyman Bağ

Dayanışmanın sınırlarını nasıl genişleteceğiz, ortak umudumuz olacak mı?

Dünya Basın Özgürlüğü Günü olan 3 Mayıs’ta TAZ gazetesi 16 sayfa hem Türkçe hem de Almanca Türkiye’de basın özgürlüğü ile ilgili yazıların yer aldığı bir ekle okurları ile buluştu. Son derece önemli değerlendirmelerin yer aldığı ekte eksiklikler de var.

Her yıl 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü günü olarak kutlanıyor. Bu günde farklı etkinliklerle basın mensuplarının içinde bulunduğu çalışma şartları ele alınıyor, tartışılıyor ve çözüm yolları aranıyor.

Basın özgürlüğü yılda bir defa ele alınacak kadar basit bir sorun olmadığı gibi sadece günümüzün sorunu da değil. ‘Bu sorun sadece Türkiye’yi ilgilendiriyor, batı ülkelerinde her şey güllük gülistanlık’ yaklaşımı da yanlış.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Cemiyeti’nin verilerine göre Almanya bir önceki yıla kıyasla dünya basın özgürlüğü listesinde dört basamak düşerek 16’ncı sıraya geriledi. Çok ender de olsa Almanya’da da gazeteciler tutuklanıyor ve ‘devlet güvenliğini’ tehdit ettikleri gerekçesi ile haklarında dava açılıyor. Bunun en son örneği Stuttgart’ta yaşandı. Stuttgart Savcılığı Alman silah şirketlerinin Meksika’ya yasa dışı silah ticaretlerini ve bu ticari ilişkilerde  resmi makamların rolünü konu edinen  “Ölümcül İhracat – G 36’nin Meksika’ya Gelişin Hikayesi” dokümantasyon filminin yapımcısı Daniel Harrich’le beraber beş kişi hakkında  soruşturma başlattı. Kısacası dünya haritasına basın özgürlüğü gözü ile bakınca sorunsuz ülke yok denecek kadar azdır.

Ancak Türkiye’de durum faklı, hem de çok. Yeni Türkiye’nin muktedirleri mutlak ve sonunun gelmesini istemedikleri bir iktidarın peşindeler. Yetmedi topluma devlet eliyle şekil vermeyi hedefliyorlar. Kendi siyasi, hatta dini yorumlarını paylaşmayan her kesime savaş açmış durumdalar. Kendi paşa keyiflerine göre davranmıyorlar, Hizmet Hareketi’ne destek çıkmaya devam ediyorlar diye binlerce insan hakkında dava açılmış durumda ve 600’den fazla masum insan haksız yere cezaevinde tutuluyor.

Verilen mesaj açık: Ya biat ya zindan ya da sürgün!  

Özgürlük mücadelesi hem toplum hem de fert için ‘ne pahasına olursa olsun’ mantığı ile sağlanacak ekonomik kalkınmadan daha önemlidir. Özgürlüğün ve hukuk düzeninin olmadığı yerde kalıcı kalkınma da olmaz, refah da. Olsa bile bundan çıkarcı bir azınlık faydalanır, sosyal adalet sağlanamaz .

Günümüzde yaşanan haksızlıklara dikkat çekmek ve doğru bildiğini söylerken endişe içinde olmamak basın özgürlüğü ilkesi ile sağlanmaktadır. Yoksa devlet gücünü eline geçirenlerin mülkiyet hakkı gibi anayasa tarafından koruma altına alınmış hakları ve temel evrensel insan haklarını adım adım kaldırmalarını, rüşvet ve yolsuzluk çarklarını, uluslararası silah ticaretinde devletin ve  kar etmekten başka ilke tanımayan şirketlerin rolünü kim sorgulayacak, yaşanan haksızlıklara kim dikkat çekecek ve adil bir dünya çağrısını kim seslendirecek?  Basın özgürlüğü ilkesi evrensel bir değer olarak her görüş ve inançta olan insan için geçerlidir ve herkes için talep edilmelidir

Bundan dolayı Alman sol-liberal TAZ gazetesinin Dünya Basın Özgürlüğü gününü vesile ederek 16 sayfalık Türkçe bir ek yayınlamasını önemli görüyorum.  Ekin hazırlanmasında TAZ ekibine  Türkiye’den  iki gazeteci yardımcı oldu: Agos’tan Gözde Kazaz ve Birgün Gazetesi’nden Erk Acarer. Ekte Türkiye’deki basının içinde bulunduğu acınası durum farklı yönleri ile ele alınmış. Özellikle kayyım sisteminin nasıl işlediği ve AKP’nin adım adım kendi medyasını nasıl kurduğu yazıları bugünü anlamak için çok açıklayıcı yazılar. Kazaz ve Acarer, kaleme aldıkları editoryal yazıda karmaşık medya sorununu bir tek noktaya indiriyor: iktidar korkuyor!  Korktuğu için de her şeyin kendisine bağımlı olduğu bir korku imparatorluğu kurarak ömrünü uzatacağını sanıyor. Ne büyük bir yanılgı!

Bu zulüm sisteminin çökmesi için iki şey önem kazanıyor:  Umut ve dayanışma: Bu açıdan Kazaz ve Acarer’in TAZ ekinde yer alan yazılarla ilgili şu değerlendirmelerine katılmamak mümkün değil: “Yazıların çoğunun sonu her şeye rağmen umutla bitiyor. Çünkü biat etmeyenler sesini yükselttikçe hala umut var. Çünkü dayanışma yaşatır.”

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu ve TAZ’ın sayfalarına da yansıyan sorun tam da burada başlıyor. Ekte yapılan genel analizlerde İpek Medya ve Zaman Gazetesine yapılan baskına  yer verilmiş. Bu baskınlardan dünyaya yayılan fotoğraf karelerinden bir tanesi bile kullanılmamış. Samanyolu Televizyonu’nun Türksat’tan atılması, Zaman’a kayyım atanmasından sonra işsiz kalan gazetecilerin akıbeti hakkında bir tek satır yok. Okur Hidayet Karaca’nın, Mehmet Baransu’nun ve Gültekin Avcı’nın cezaevinde olduğunu öğrenemiyor bile.

Bir de beşinci sayfada ‘Kim Kiminle’ başlığı altında güzel bir grafik yer alıyor. Grafikte Kayyum (doğrusu kayyım olacak), Havuz Medyası, Ana Akım Medya ve Muhalif Medya başlıkları altında Türk basınının AKP iktidarı ile ilişkisi tanımlanıyor.  Bu grafiğe göre Türkiye’de Özgür Düşünce, Yeni Hayat ve Yarına Bakış gibi gazeteler yok. Kısacası TAZ muhabirleri zulmün büyüklüğünden dolayı Zaman Grubu ve İpek Medya’ya yapılanı görmemezlikten gelememiş. Ancak  basın özgürlüğünü kendi mahallelerini ilgilendiren bir sorun olarak ele almışlar ki bu adil bir yaklaşım değil.

Türkiye için asıl soru ciddiyetini koruyor: Mesleki dayanışmanın kapsamını nasıl genişleteceğiz ve  umudu ideolojik mahalle sınırlarını aşarak ortak umuda nasıl dönüştüreceğiz? Türkiye’de basının geleceği bu soruya bulunacak ortak cevaba bağlı. Yoksa dün Ordu, bu gün AKP yarın başka biri gelir mahalleler arasında yaşanan kavgadan faydalanarak yeni bir baskı ve zulüm rejimi kurar. Ve kaybedenler herkesten önce yine özgürlük ve adalet için çırpınanlar olur.

05.05.2016 16:16