TAKİP ET
Süleyman Bağ

Süleyman Bağ

Akçiğer testi

Sıla-i rahim niyeti ile gittiğim Gelsenkirchen’den bir günlüğüne ‘Türklerin başkenti’ Köln’e geçtim ve çoktandır ziyaret etmek istediğim Göçün Dokümantasyon Merkezi ve Müzesi’ni (DOMİD) gezdim.

DOMID, DİTİB’in inşaatı halen devam eden merkez camisinin bulunduğu Venloerstrasse üzerinde yer alan Köln-Elberfeld semt belediye binasının dördüncü katında bulunuyor. Merkezde birinci neslin Almanya’ya göç hikayesini anlatan 70 bin tarihi ve güncel belge sergileniyor, daha doğrusu muhafaza ediliyor. Çünkü mekan bir müzeden çok yönetim merkezi olarak hizmet veriyor. Dördüncü katta bulunan merkezde idari bürolar dışında arşiv odaları, bir de göç kütüphanesi bulunuyor.

Habersiz gitmeme rağmen yetkililer yakın ilgi gösterdi ve koridorda sergilenen seçme eserler hakkında ayrıntılı bilgi verdiler. Bu eserlerden biri de daha çok büyük bir semaveri andıran silindir şeklinde yaklaşık 40 cm yüksekliğinde tıbbi bir alet. Beni gezdiren yetkili aletle ilgili şu açıklamayı yaptı: “1963 iş göçü anlaşması kapsamında Almanya’ya gelen Türk işçiler çok titiz bir sağlık kontrolünden geçiriliyordu. En son akciğerlerinin sağlam olup olmadığını ölçen bu aletin içine derin nefes alıp üflemeleri gerekiyordu. Eğer bu son sınavı da kazanırlarsa Almanya’ya gitme hakkını elde ediyorlardı. Yoksa kendilerine ‘sağlık sorunu var’ anlamına gelen ‘Almanya’ya gidemez’ damgası vuruluyordu.” Aslında DOMID yetkilisinin anlattıkları yaşları bugün yetmişi aşan ve emekli olarak yılın bir kısmını Türkiye’de bir kısmını da Almanya’da geçiren büyüklerimizden sık sık dinlediğimiz hikayelerden biri.

Birinci neslin memleket hasretini seslendiren ‘Köln Bülbülü’ Yüksel Özkasap Türküleri ile aynı zamanda iş göçünün ilk yıllarına ayna tutuyor.  Özkasap’ın bir parçasının adı ‘Almanya’ya mecbur etti yoksulluk beni’ dir.  Osmanlı mirası üzerine kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ülkeyi her ne kadar ‘çağdaş uygarlık seviyesine’  taşımayı kendine hedef olarak koyduysa da gerçekte 1950’lı yıllara kadar açlık ve fakirliğin pençesinde kıvranan bir ülkeydi Türkiye. Bunda Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve her ne kadar Türkiye katılmış olmasa da İkinci Dünya Savaşının etkileri elbette ki büyük. Bir diğer sebep ise  Kemalist ideolojinin ülkeyi dar düşünce kalıplarına mahkum etmesi ve demokrasi, hukuk devleti ve refahın önünde engel olması oluşturuyor.

Türkler 1960’lı yıllarda başlayan Almanya merkezli iş göçü ile dünyayı keşfe çıktı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu ve Batı arasında soğuk savaşın   hakim olduğu bir dönemde gerçekleşen ve beş milyondan fazla insanın ülke dışına çıkmasına sebep olan bu birinci göç hareketini 1970’li yıllarda başlayan aile birleşimi ve 12 Eylül 1980 darbesinden sonraki siyasi mülteci göçü ile bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Zaten DOMID’in temellerini de 80’den sonra Almanya’ya sığınan bir grup siyasi mülteci Türk 1990 yılında atmış.

1990 önemli bir yıl. Soğuk Savaş döneminin bitimi ile Türkiye merkezli cumhuriyet tarihinin ikinci önemli göç hareketinin başladığı yıl çünkü.  Binlerce eğitim gönüllüsü Fethullah Gülen Hocaefendi’nin rehberliğinde Orta Asya başta olmak üzere dünyada ulaşılmadık bir ülke bırakmama azmu-kararlılığı içine ‘daha iyi eğitim, herkese hoşgörü ve herkesle diyalog’ misyonu için  yollara koyuldu.

İlki iş göçü, ikincisi ise fikir göçüydü. Birinci göçün itici gücü rızık arama – Yüksel Özkasap’ın dili ile ifade edecek olursak – yoksulluğun mecbur ettiği bir göç hareketi, ikinci göçün itici gücü ise hizmet taşıma ve fikir ticareti olarak görülebilir. Birincisinde almak için yola çıkan Türkler, ikincisinde vermek için dünyaya açıldı.

Sadece gittikleri ülkelerde değil Türkiye’ye de kalıcı etkisi olan bu iki göç hareketini Ankara’da çöreklenen, ülkeyi yönetmekten çok kendi çıkarları için periyodik krizler üreten ve gerekirse terörden medet umacak kadar alçalan bürokrasiye ve siyasete yön veren seçkinler anlayamadı. Birincisinin merkezinde yer alan Anadolu’nun köylerinden yola çıkan saf ve temiz ‘gurbetçileri’ döviz makinesine indirgeyen ve sahipsiz bırakan bu kısır zihniyet, ikinci göç dalgasını kendisi için her daim bir tehdit olarak algıladı. Halbuki iki göç hareketi Türkiye’yi daha güçlü kılacak siyasi, ekonomik, kültürel ve stratejik çok sayıda fırsat içeriyordu.

Ama nafile; şartların gereği zorunlu dünya yolculuğuna çıkan Türkler Ankara’nın olaylara ne kadar ilkel ve sığ baktığını görüyor, çıkardığı zorlukları daha büyük hedeflere hazırlanmak için bir çeşit ‘akciğer testi’ olarak değerlendiriyor, bu iki göç hareketi ile doğan büyük fırsatları ülke için değerlendirmekteki  beceriksizliğine acıyor ve kararlı bir şekilde yollarına devam ediyorlar.

Keşke ufukları kendi çıkarlarının ve siyasi hırslarının ötesine ulaşmayan heva ve hayalperestler tarihin çarklarını geriye döndürmenin mümkün olmadığını anlasalardı!

17.08.2015 15:53