TAKİP ET
Süleyman Bağ

Süleyman Bağ

Bir Papa yalan söylememeli

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında ilişkilerin belki de tarihin en parlak dönemini yaşadığı günlerdi. Yeni iktidara gelen AKP reformlara hız vermiş ve bunun neticesi olarak AB’den üyelik müzakerelerini başlatma tarihini söke söke koparmıştı.

3 Ekim 2005 tarihinde başlayan müzakerelerden sonra Berlin’de hem siyasetin hem de düşünce kuruluşlarının gündeminde artık Türkiye’nin tam üyeliği elde etmesi için atması gereken adımlar tartışılıyordu. Bu konuların başında da bu günlerde tekrar alevlenen Ermeni sorunu geliyordu.

İşte bu sıcak dönemde Berlin’deki Avrupa Akademisi basına açık bir panel düzenlemişti. Programa biraz geç kalmıştım. Panel başlamış ve içeride aklından çok kalbi ile konuşan gür bir ses Ermeni tehciri konusunda Batıyı suçluyordu. Yüzbinlerce Osmanlı Ermeni’sinin ölümü ile sonuçlanan ‘Büyük Felaketin’ hem meydana gelmesinde hem de on yıllardır Türkiye aleyhinde kullanılmasında Batının suçu olduğunu adeta haykıran bu ses Avrupa’nın önemli merkezlerinden biri olan Berlin’de Türkleri savunuyordu.

Salona girip konuşmacıyı görünce ses tonu ile sima zihnimde birleşti. Giyimi ve konuşma tarzı ile ortalama bir Anadolu insanını andıran bu kişiyi ilk defa görüyordum. Bana çok sıcak ve samimi gelmişti. Bir kaç ay sonra İstanbul’da kurucusu ve genel yayın yönetmeni olduğu Agos Dergisinin binasında ikinci ve son defa görüşeceğim bu kişi Hrant Dink’ti.

Dink, Türkiye’de Ermeni sorunu ile ilgili resmi söylemi eleştirirken ve tartışmalarda ‘soykırım’ tanımının kullanılmasını savunurken Türkiye dışında da yabancılara Türk ve Ermeniler arasına girerek sorunu istismar ederek içinden çıkılmaz hale getirdiklerini söylüyordu. Dink, söylediklerinden çok üslubu ile hem Türklere hem de Ermenilere ulaşmıştı.

100 yıl az bir zaman değil 

Siyasetin görevi sorun çözmek ve kısa vadede çözülemeyen bir sorun varsa mevcut imkanları değerlendirerek çözüme götürecek yolları açmaktır. Bunun başarılı bir şekilde nasıl yapıldığının görmek için Almanya’nın tarihine kısa göz atmak yeterli olur.

İkinci Dünya Savaşını kaybeden ve bunun neticesinde ikiye bölünen Almanya 40 yıllık bir zaman dilimi içinde önce batıya entegre politikası takip etti (Westbindung), sonra doğuya açıldı (Ostpolitik) ve bu iki açılımın neticesi olarak da 1990 yılında Ulusal Birliği (Deutsche Einheit) sağladı.

Türkiye 100 yıldır uluslararası arenada kendisini zor durumda bırakacağını bile bile Ermeni sorununu çözümsüzlüğe terk etti. En az son 10 yıldır yaşanan acının 100. Yılında önemli gelişmelerin yaşanacağı biliniyor. Papa Francesco’nun 1915 yılında yaşananları “20. yüzyılın ilk soykırımı” olarak değerlendirmesinden sonra Avrupa Parlamentosu da zorunlu tehciri soykırım olarak kabul etti. Ankara bu gelişmeleri ‘söylenenler ve alınan karar yok hükmündedir’ diyerek geçiştiriyor. Diğer taraftan da Başbakan Başdanışmanı  Etyen Mahçupyan yaşananların soykırım olduğunu kabul ediyor.

Papanın taraf olması çözüme ne kadar katkı sağlar?

Katolik dünyasının ruhani lider Papa sadece dini bir önder değil. Kilise tarihte kendini uluslararası siyasi bir aktör olarak gördü. Bugün araçlar değişse de Papa dünya siyasetinin önemli aktörlerinden biri. 1915 olayları ile ilgili yaptığı açıklamanın gördüğü ilgi ve hemen peşinden AB parlamentosunun adım atması Papalık makamının siyasi öneminin sadece iki göstergesidir. Papa’nın olayın taraflarından biri olan ve çözüm için ihtiyaç duyulan Türkiye tarafından kabul görmeyen  ‘soykırım’ tanımını kullanması doğru değil. Tecrübeli siyaset bilimci Şahin Alpay’ın şu değerlendirmesini yerinde buluyorum: “Soykırım” ısrarı, Türk–Ermeni uzlaşmasını kolaylaştırmıyor, aksine köstekliyor. Batı parlamentolarında alınan “Ermeni soykırımını tanıma” kararları, çıkarılan “inkârı cezalandırma” yasaları, Türkiye kamuoyunda Türkiye’ye hakaret ve şantaj olarak algılanıyor.“

Papa’nın tartışmalı bir konuda taraf olması bir tarafa ‘ilk soykırım’ dan söz etmesi de doğru değil.

Ermeni tehcirindeki rolü halen tam aydınlanmayan Alman İmparatorluğu 1904-1908 yılları arasında bugünkü adı Namibya olan Orta Afrika’da yaklaşık 100 bin kişinin ölümüne sebep olan bir katliama imza attı. Konuyla ilgili muhalefetin verdiği meclis soru önergesine iktidar 12 Ağustos 2012 tarihinde şu cevabı verdi: “Genosit kavramı farklı bilimsel disiplinler tarafından olay ve bağlam dikkate alınarak kısmen farklı tanımlanmaktadır. Eğer bu kavram uluslararası hukuk, yani hukuki değerlendirme kastı ile kullanılıyorsa, federal hükümetin daha önce de yaptığı açıklamalarda dikkat çektiği gibi belirtmek gerekir ki 9 Aralık 1948 yılında soykırımı engellemek ve cezalandırmak hedefi ile sağlanan sözleşme geriye dönük uygulanamaz. Olayın meydana geldiği dönemde ne Almanya ne de her hangi başka bir ülke yürürlükte olmadığından olayla ilgili uluslararası hukuk bağlamında bir değerlendirme federal hükümet tarafından yapılmamaktadır.“

Kısacası Almanya konu siyasetin değil uluslararası hukukun ve tarihçilerin konusu olarak görüyor ve işi ‘bizi bu işe bulaştırmayın’ demeye getiriyor.

Ermeni tehciri konusunda tarihçiler ve hukukçular suskun, siyasetçiler konuşuyor.

Türkiye 100 yılda yüz binlerce insanın ölümüne sebep olan zorunlu tehcir olayına siyasi bir cevap üretemedi. Yüzyıllarca barış ve huzur içinde birlikte yaşayan Türkler, Kürtler ve Ermeniler geride kalan 100 yılı dostluk ve barış köprülerini yeniden inşa ederek 1915’in acı olaylarına ortak bir cevap üretmekte başarılı olamadı. Keşke Hrant Dink’in duruşu ortak bir duruş haline gelebilseydi, konu uluslararası siyasetin samimiyetsizliğine terk edilmeseydi ve Türkler, Kürtler ile Ermeniler birlikte bir çözüm bulabilseydi. Bunu her şeyden önce 100 yıl önce hayatını kaybeden insanlara ve onların yakınlarına borçlular.

20.04.2015 21:30