TAKİP ET
Süleyman Bağ

Süleyman Bağ

Almancada demokrat, Türkçede devletçi olmak ne kadar doğru 

Almanya’daki Türk ve Müslüman sivil toplum kuruluşları Alman devleti ve çoğunluk toplumu ile ilişkide son derece demokratik bir dil kullanır ve duruş sergiler.

Devleti ve kökeni ne olursa olsun Alman siyasetçileri eleştirir, ırkçılığa ve İslamofobiyaya karşı ortak duruş bekler, dayanışma talep eder, ırkçı NSU’nun gerçekleştirdiği cinayetlerde devletin ve özellikle de istihbarat örgütlerinin rolünü sorgular, aydınlatılmasını ister ve siyasetin toplum için yapılmasının gerekliliği üzerinde dururlar.

Devlet tarafından üretilen ‘Alman İslam’ını reddeder, inanca müdahalenin doğru olmadığını söyler ve İslam din dersi gibi önemli projelerde dini cemaatlerin belirleyici olmasını savunur. Kiliselerle anayasal zeminde eşit muamele bekler ve devletin engelleyici değil, yol gösterici olmasını talep eder.

Alman basının yanlışlarına dikkat çeker, kasıtlı İslam ve Türk karşıtı haberciliğin toplumsal huzuru zehirlediğinin altını çizer ve toplumun merkezindeki ırkçılığın asıl sorun olduğunu her fırsatta dile getirir.

Ben bunların haklı talepler ve yerinde eleştiriler olduğu görüşündeyim. Müslümanlar Merkez Konseyi, DİTİB ve Milli Görüş gibi kuruluşlar keşke daha fazla oranda Alman devletinin siyasetini sorgulasalar, Alman kuruluşların eksiklerine dikkat çekseler ve Berlin’deki iktidardan taleplerini daha yüksek sesle diler getirseler. Çünkü devlet ve devlete yön veren muktedirler kutsal değil, hata yapabilir hatta kasıtlı olarak baskı uygulayabilir ve dışlayıcı bir siyaset takip edebilirler. Günümüzde uzmanlar terör örgütlerinden söz ettiği gibi terör devletlerinden de söz ediyorlar.

Bundan dolayıdır ki demokratik bir tartışma ve eleştiri kültürüne ve hukuk devletine, siyasetin ve siyasetçinin hesap vermeye açık olmasına, basın, fikir ve inanç özgürlüğüne, hoşgörülü ve affedici olmaya hepimizin ihtiyacı var. Bu ilkeler ve değerler batılı refah toplumlarının lüksleri değil, her birimizin ve tüm dünyanın ekmek ve su kadar muhtaç olduğu değerlerdir.

Ancak konu Türkiye’ye gelince aynı kuruluşlar birden devletin söylemini üstlenir, savunmacı bir tavır takınır, demokratik dil yerine otoriter hatta faşizan bir duruş ortaya koymaya başlar. Ankara’nın istekleri doğrultusunda salonları doldurur, Erdoğan’ın nefret söylemini alkışlamakta sorun görmezler. Almancada demokrat olanlar Türkçede birden devletçi, milliyetçi, hatta ırkçı kesilir, komplo teorilerine sığınır. Kürtlere uygulanan zulmü savunur, Hizmet hareketine yapılan baskıyı uzaktan seyreder, Alevilerin özgürlüklerini önemsemezler. Türk devleti her ne yapıyorsa  – yedi yaşındaki çocuğun babasının yaptığı her şeyde hikmet aradığı gibi – bir bildiği vardır der ve devlet zulmünü ve terörünü kenardan izler.

Bunun son örneğini Ermeni önergesinin Federal Meclis’te kabulünden sonra yaşanan tartışmalarda gözlemliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açıkça nefret dili kullanıyor. Elinde her hangi bir delil olmadan Türk kökenli Alman vekilleri  toptan teröristlerle işbirliği yapmakla suçluyor, şuuraltındaki ırkçılığı açığa vurarak kan testi talep edebiliyor.

İnsanların damarında hangi kanın aktığı bir cumhurbaşkanını neden ilgilendirir ki?

Türkiye’de demokrasinin içini boşaltan Erdoğan bu kadar aşırı derecede ahlak ve hukuk sınırlarını zorlayınca kendisini sorgulanmaz bir dünya lideri olarak gören aveneleri de sosyal medyada ölüm tehditleri savuruyor, hakaretler yağdırıyor ve insan onuru ile bağdaşmayan nice başka davranışlar sergiliyorlar.

Cem Özdemir, Aydan Özoğuz ve diğer Türk kökenli Alman vekiller haklı: 1915’de Ermenilere yapılan zulmü soykırım olarak tanımlayanlara katılmak zorunda değiliz. Değerli bilim adamı ve konunun uzmanı Baskın Oran gibi kavramın kullanışını sorunlu görebilir ama Türk devletin inkarcı politikalardan vazgeçmesini talep edebiliriz. Alman Meclisi’nin aldığı kararı eleştirebilir ve Türk kökenli siyasetçilerin duruşunu yanlış bulabiliriz. Ama Ankara’nın kullandığı nefret dili ve sosyal medyadaki ölüm tehditleri, havuz medyasındaki hakaret, iftira ve yalan karşısında sessiz ve bitaraf kalmak doğru değil.

Bizim devletçi, siyasal İslamcı veya gelenekçi değil, sivil, ilkeli ve demokrat bir duruşa ihtiyacımız var. Hem Türkiye’de hem de Almanya’da.

13.06.2016 16:54