TAKİP ET

Yeşile boyanan Merkez Komitesi Prezidyumu

Eski Türk-Müslüman devletlerindeki saraylarda en göze çarpan bölüm ‘Dâru-l Adl’ diye adlandırılan ‘Adalet Kulesi’ idi. Saraya hâkim bu sembolik yapılar aynı zamanda yüksek adalet divanı da sayılmaktaydı.  Kulenin yüksekliğinden ötürü hükümdarın tepeden herkesi gördüğüne de inanıldığı rivayet edilir.

Şimdiki saraylar ise adaleti geçtik zulüm koordinasyon merkezlerine dönüştürüldü.  “Hak ve özgürlükler bakımından Türkiye’den daha ileri bir ülke yok.” veya “Basın özgürlüğü kapsamında tutuklu gazeteci yoktur.” yalanlarının üretildiği politbürolar oldu. Bir zamanlar Rusya’daki komünist partinin katı politikalarını belirleyen üst karar organıydı bu bürolar. Dini politize eden siyasal İslamcılar Merkez Komitesi Prezidyumu sistemini sadece yeşile boyayarak kendilerine uyarladılar ve başarıyla uygulamaktalar!

Hâlbuki devlet ve hükümet sisteminin temel prensibi adalete dayanır. Haksızlıkları gidermenin tek yolu kökü adalet olan hukuktur. Bu değerlere karşı kendisini sorumlu hissetmeyenler ise ben merkezli o çekilmez egolarıyla kendilerini yanılmaz tek otorite görürler. Arkasına gücü alınca salladığı işaret parmağıyla ‘sen kimsin’ naraları çekenler salladıkları parmağın altındaki diğer üç parmağın ise kendilerine çevrildiğini bir türlü göremezler. Demokrasi, düşünce, fikir, kanaat, basın ve ifade özgürlüğü, insan hakları gibi evrensel değerler çiğnendiği için fuzuli işgal edildiğine inandığım yüksek makamların keyfilik sistemi bittikten sonra sözde değil özde demokrasi, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı üçlüsünün o üç parmağı dile getirerek zorbaca keyfi tasarrufta bulunanlardan hesap soracağına gönülden inananlardanım. Hukukun bireylere sağladığı garantiler tam ve eksiksiz biçimde yine uygulanacaktır. Demokratik dünyanın değişmez prensipleri olmadan parti kafesi içinde tek başına yaşanılamayacağı muhakkak ki görülecek.

Nerede çalışırlarsa çalışsınlar tüm gazeteci arkadaşlara ve iktidardan farklı düşünen çeşitli mesleklerdeki insanlara yapılanları Spiegel dergisine, farklı yerel gazetelere, NDR2 ve RBB kanallarına verdiğim mülakatlarda anlatmaya çalıştım. Basın ve ifade özgürlüğü olmadan demokrasinin olmayacağını, Avrupa’daki sözde lobi örgütlerindeki bazı elemanların çalışmalarıyla özgür basının Almanya’da susturulamayacağının altını çizdim. Faşist uygulamalarda ısrar eden bir hükümetin yanlış yolda olduğunu, güvenilir bir partner olamayacağını kaydettim. Almanya’nın ifade özgürlüğü ve basın hürriyeti gibi hakları sadece Anayasa’ya almadığını bilakis bu hakların günlük hayatta yaşatılmasını sağlayan nadir ülkelerden biri olduğunu hatırlattım.

Aynı zamanda Hükümet Sözcüleri toplantısında Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’i de eleştirdim. Bilindiği üzere Erdoğan’ın, Türkiye’deki antidemokratik uygulamaların hatırlatıldığı yaklaşık iki dakikalık bir müzik klipi yayınlayan ve kendisi hakkında hiciv yapan NDR Kanalı’nın yayınından dolayı Almanya Büyükelçisi’ni Türk Dışişleri Bakanlığı’na çağırtarak nota verdirmesinin ardından aynı Büyükelçi’yi Can Dündar’la ilgili yapılan duruşmaya katıldığı gerekçesiyle ikinci kez çağırtarak ikinci notayla uyarmasına Alman hükümeti tepki göstermişti. Fakat kamuoyundaki ‘uzun süre sustunuz’ eleştirisinden sonra hükümet açıklama yapabildi. Zaman gazetesine yapılan baskınlar karşısında Steinmeier lal olmuştu. 10 dakikalık bir mülakatı dahi başsözcü bize çok görmüştü. Kameralar açıkken bunu hatırlatan sorumuz karşısında şaşkınlık yaşayan sözcünün Steinmeier’in zamanının kısıtlı olduğunu söylemesine ‘yaklaşık son üç yıldır 10 dakika dahi vaktinin olmadığına inanmamı beklemiyorsunuz herhalde’ şeklindeki cevabımız Alman gazetecileri de güldürdü. Arkamda oturan iki meslektaş beraberce ‘iyi soruydu tebrikler’ deyince ise mahcup oldum. Alışkın değiliz öyle açıktan övgüye de ondan.

04.04.2016 18:55