TAKİP ET

Türkiye’ye vefa borcu

Terörle Mücadele Yasası’nı kullanarak siyasi muhalifleri, sadece vatandaşları, özgür gazetecileri hapishanelere tıktıran ve bağımsız medya kuruluşlarını susturan Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, AB’ye verilen taahhütlere rağmen, ilgili yasada değişiklik yapılmayacağında ısrar edince beklenen oldu ve Avrupa Parlamentosu Türk vatandaşlarına vize muafiyeti sağlanması konusunu gündemine almadı.

AB Konseyi’nin de basın ve ifade hürriyeti gibi temel demokrasi değerlerinin yasal güvence altına alınması gerçekleştirilmeden Türk vatandaşlarına vize serbestliği getirilmesini onaylaması beklenmiyor.

Ankara’nın yerine getirmesi zorunlu olan 72 kriterin içinde rüşvet ve yolsuzluklarla mücadele koşulu da bulunuyor. Yani AP Sivil Özgürlükler ve Adalet Komisyonu’nun yeşil ışığının yanı sıra Türkiye’deki iktidarın Yolsuzluğa Karşı Avrupa Ülkeler Grubu Konseyi’nin verdiği tavsiye kararlarını iç hukukla uyumlu hale getirecek yasal düzenlemeler yapması da gerekiyor.

Cumhurbaşkanı’nın ‘herkes kendi yoluna’ restinden 3 gün sonra yaptığı “Türkiye’nin stratejik hedefi AB üyeliğidir.” demeci vize serbestliği yol haritası kapsamında bir şey ifade etmiyor. Aslolan AB’yi AB yapan insan haklarının korunması, demokrasinin her alanda etkinleştirilmesi, hukuk devleti anlayışı, din, ifade, vicdan, basın ve cinsiyet özgürlüğü gibi temel değerlerin toplum içinde içselleştirilmesini öngören kurallar zincirinin eksiksiz ve tavizsiz biçimde yerine getirilmesidir.

Yukarıda sıralanan kriterler aslında gerçek anlamda demokrasi için bir ülkenin AB üyelik hedefinden bağımsız olarak benimsemesi gereken değerler bütünüdür. Mevzubahis olan Türkiye’nin içişlerine karışmak değil ortak paydada buluşmak için belirlenen taleplerdir. Kaldı ki AB tüm aday ülkelerden temel haklara uyulması için aynı koşulları yerine getirmesini istemiştir.

İnsan haklarını güçlendirmek, hukuk devleti ilkesine riayet, yargı bağımsızlığına itaat, basına özgür alanlar sağlamak şeklindeki talepler Türkiye’ye özel kural ve düzenlemeler değildir. Hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve tabi ki azınlık haklarını da merkeze alan istikrarlı bir kurumsal yapı demokrasiyi de güvence altına alacaktır.

NATO’ya üye olan, G20 içinde yer alan, OECD’den Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne kadar birçok uluslararası ve bölgesel kuruluşlarda bulunan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olan bir ülkenin tek bir kişinin iradesiyle yönetilmesi, demokratik dünyanın temel haklarını ihlal etmesi, özgür basını susturması, rüşvet ve yolsuzluklarla mücadele etmeyi reddetmesi kabul edilemez. Halkın ezici bir çoğunluğunun arzuladığı AB’ye vizesiz giriş meselesi de bir kişinin iradesine bırakılamayacak kıymettedir.

AB’nin talep ettiği terör yasasında değişikliği Avrupa’nın da terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’yla ilişkilendirerek halka ‘bakın terörü destekliyorlar’ manipülasyonlarında bulunan irade belli ki kendisini oldukça rahat hissediyor. Zorbalıklarla susturulan bağımsız televizyon kanalları olmayınca vatandaşın büyük bir çoğunluğu maalesef her söylenen söze inanıyor.  Olan ise Türkiye’ye oluyor. Ekonomi alanındaki ve işsizlikle ilgili rakamlar ortada. Yabancı sermayeye ihtiyacı olan ülkede AB içindeki piyasa güçleriyle rekabet etme kapasitesi kaldı mı?

Yine de Yeşiller Partili Almanya Parlamentosu Başkan vekili Claudia Roth’un dediği gibi “Erdoğan demek Türkiye demek değil.” AKP’nin etkisinde kalmaya devam eden vatandaşların “akıllarının” ve “kalplerinin” kazanılması lazım. Bunun için de özgürlükleri gittikçe daraltılan medya araçlarının tüm imkânsızlıklarına rağmen yine de tüm demokratların içinde yer alacağı yeni bir iletişim stratejisinin oluşturulması şart. Bunun başarılı ve etkili bir şekilde yürütülmesi Türkiye’nin çıkarına olacaktır. Çoğulcu demokrasi ile tek adam hükümdarlığı arasındaki farkların ne olduğunun tek tek anlatılması için herkesin kendi üzerine düşen vazifeyi en iyi biçimde yapması Türkiye’ye vefa borcudur.

10.05.2016 17:09