TAKİP ET

Referandum bağlayıcı değil

Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanlarının katılımlarıyla dün (28.06.16) Brüksel’de başlayan liderler zirvesi öncesi, Büyük Britanya’da yapılan AB referandum sonuçlarıyla ilgili yoğun diplomasi trafiği yürüten Berlin’in taviz kapılarını kapatan kararlı tutumu, İngilizlerin hareket alanını daralttı.

Liderlerle buluşmadan önce Federal Meclis’te aynı gün hükümet açıklamasında bulunan Başbakan Angela Merkel net konuştu: “Londra’nın gelecekte AB ile ilişkilerini hangi biçimde şekillendirmek istediğini belli etmesi gerekiyor. Çıkışla ilgili çerçeve belli. Müzakereler ancak Londra resmi olarak ayrılma başvurusunu gerçekleştirdikten sonra başlatılabilir. Bu olmadan ne resmi ne de gayri resmi ön müzakereler yapılmayacak. İngiliz dostlarımız kendilerini de kandırmasın. Büyük Britanya ayrılmayla ilgili müzakereler tamamlanana kadar tüm hak ve yükümlülükleriyle AB üyesi kalmaya devam edecek.”

Londra’daki iktidar hükümetinin Merkel’in talepleriyle ilgili sorunu ise şu. Başbakan David Cameron AB (Lizbon) Anlaşması’nın 50’inci maddesinde yer alan Birlikten ayrılmak için resmi başvuru yapılması şartına uymaktan kaçınıyor. Muhtemelen ismini tarihe ‘ayrılma dilekçesini veren adam’ olarak geçirmek istemiyor. Yeni seçilecek başbakana sorumluluğu yükleme çabasında.

Ancak Alman Hür Demokrat Partili (FDP) AP Başkan Yardımcısı Alexander Graf Lambsdorff’un dediği gibi “Tam 10 yıl boyunca Avrupa eleştirilip sonra altı hafta içinde her şeyin tersine döneceği umut edilemez.” Referandumdan kısa bir süre önce AB’de kalma yönünde açıklamalar yapsa da iş işten çoktan geçtiği için Cameron alınan neticenin baş müsebbiplerinden biri. Dolayısıyla AB’den ayrılma dilekçesini de bizzat kendisi vermesi gerekiyor.

Fakat Cameron ve hükümetinin kıpırdamamasının yanı sıra referandum sonucunun yol açtığı derin krizin tabanda da hissedilmesiyle AB karşıtı popülist UKIP Partisi’nin Başkanı Nigel Farage’ın dahi “İngilizlerin her hafta 350 milyon Sterlini Brüksel’e gönderdiği” ifadesinden geri adım atarak “bunun tam olarak doğru olmadığı, büyük miktarlardaki paranın AB teşvikleriyle geri geldiğini” itiraf etmesi, akıllara doğal olarak şu soruyu getiriyor: Referanduma rağmen İngiltere AB içinde kalır mı?

Somut verilerle konuşalım: Düzenlenen referandumun hukuki olarak bağlayıcılığı yok. İngiliz Parlamentosu yakından tanıdığımız “mevzubahis olan vatan ise, gerisi teferruattır” kaidesinden hareketle bunu onaylamayabilir. Çünkü Londra için mevzubahis olan gerçekten de vatan. Kriz derin, gelecek korkusu gerek siyasi kademelerde gerekse halk nezdinde artmış vaziyette. Parlamento’nun referandum sonuçlarından bağımsız bir karar alma hakkı var.

Özellikle ülkenin AB’den ayrılması yönünde oy kullananlar arasında (bazı kamuoyu araştırmalarına göre) kararını değiştirmiş olanların sayısının artması AB yanlılarının elini güçlendiriyor. Halkın iradesi mi yoksa ülkenin geleceği mi sorusu arasında gidip geliniyor. Halk iradesi denen de yüzde 51,9 oy oranı. Yüzde 48,1’in de AB’de kalma yönünde oy verdiği unutulmamalı. Yüksek bir oran.

Daha ciddi bir problem var. Büyük Britanya adasının parçası olan İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın açık ara oy farkı ile AB içinde kalınması için oy kullanması Londra’yı endişelendirdi. İskoçya’nın bağımsızlığını ilan etmeyi konuşması ve Kuzey İrlanda’nın ise İrlanda Cumhuriyeti’yle yeniden birleşme talebini dillendirmeye başlaması korku senaryoları arasında yer alıyor. Bazı Kuzey İrlanda vatandaşlarının İrlanda vatandaşlığına başvurmaları gidişatla ilgili önemli ipuçları arasında yer alıyor. Brüksel-Berlin-Paris hattı İngilizlerin AB’de kalmasını istiyor fakat biran önce karar verilmesini talep ediyor. Çünkü uzun sürecek bir belirsizliğin her anlamda Avrupa’yı zora sokacağını biliyor.

28.06.2016 21:34