TAKİP ET

Merkel planının risk-i şahaneleri

Avrupa Birliği ile Ankara arasında imzalanan Geri Kabul Anlaşması kapsamında 20 Mart 2016’dan itibaren Yunanistan’a ayak basmak suretiyle AB topraklarına giren fakat iltica başvurusunda bulunmayan veya başvuruları reddedilen sığınmacıların bu ülkeden Türkiye’ye iadeleri 4 Nisan 2016 tarihinde başladı.

Anlaşmaya göre Ege Denizi üzerinden feribotlarla Türkiye’ye gönderilen her bir sığınmacı karşılığında Türkiye’deki kamplarda yaşayan başka bir sığınmacı uçağa bindirilerek AB’ye yollanacak. İlk kafileler Almanya’ya ulaştı. Hedef Ege’deki insan kaçakçılarıyla mücadele ve Avrupa’ya düzensiz göçün önlenmesi. AB’nin kabul edilecek sığınmacı sayısına 72 bin sınırı getirmesi önemli bir ayrıntı.  Bire bir değişik tokuş yönteminin ve birlik ülkeleri içindeki bloklaşmaların irdelenmesi şart.

O halde sorumuzu soralım: Almanya Başbakanı Angela Merkel’in mimarı olduğu sığınmacı anlaşmasının riskleri zararsız mı? Merkel’in ortaya koyduğu planlar sorunları başarıya çevirebilir mi?

İlk önce sığınmacı meselesinin bilimsel verilerle bir röntgenini çekelim. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) verilerine göre 2011-2016 yılları arasında kayıt altına alınan Suriyelilerin yaşadığı komşu ülkeler ve nüfus oranları şöyle sıralanıyor: Türkiye 2 milyon 715 bin 789, Lübnan 1 milyon 67 bin 785, Ürdün 636 bin 40, Irak 245 bin 909 ve Mısır 119 bin 301. Aynı verilere göre (Ocak 2016 sonuna kadar) Avrupa’da iltica başvurusunda bulunmuş 935 bin 8 Suriyeli yaşıyor. Başvuruların yapıldığı ülkeler ise şunlar: Sırbistan (Kosova dâhil) 313 bin 114, Almanya 245 bin 332, İsveç 106 bin 954, Macaristan 72 bin 72 ve diğer ülkeler 197 bin 536.

Bütün bu bilgiler ışığında Merkel politikalarının risk faktörlerini sıralayalım: Bir: 20 Mart 2016 tarihinden önce AB topraklarına yasa dışı yollarla giren sığınmacılar Yunan Adaları’nın haricinde İtalya’da da yığılmışken ve hangi ülkelerin kaç sığınmacıyı kabul edeceği belirsizliğini korurken, sorunların çözülmeyeceği dolayısıyla iç kamuoyu baskılarının azalmayacağı ortada. Diğer ülkelerin sert muhalefetinden dolayı sığınmacıların çoğunluğunun Almanya tarafından üstlenilmesi ihtimal dışı değil. Eylül 2015’den itibaren sözde 65 bin sığınmacı adil biçimde AB içinde dağıtılacaktı. Fakat sadece 600 sığınmacı daha yeni Yunanistan’dan alınabildi. Kaldı ki sığınmacıların bir araştırmaya göre üçte ikisi yalnızca Almanya’ya gitmek istiyor. Berlin için zor bir durum.

İki: Anlaşmada yer alan “tüm sığınmacıların tek tek hukuki durumlarının incelenmesi zorunluluğu” güvence altında olduğundan sığınmacıların Türkiye iadelerinde ve iltica başvurularının sonuçlandırılmasında kaoslar yaşanıyor. Sınırlardaki kamplar hapishane merkezlerini anımsatıyor, kayıt merkezlerinde uzman açığı işlemleri ilerletmiyor.

Üç: Ankara’ya taahhüt edilen 6 milyar Euro’nun yanı sıra, Türk vatandaşlarına AB’ye vizesiz giriş ve tam üyelik müzakere sürecinin hızlandırılması vaatleri sığınmacı sorununun çözümü için garanti sağlamıyor. Vize için belirlenen 72 kriterin içinde yolsuzluklar ve rüşvetle mücadele de yer alıyor. Tüm önlemlere rağmen Türkiye’den AB’ye yönelik sığınmacı akınının durdurulamaması AB tarafından ‘bazı memurların rüşvete göz yummasına’ bağlanıyor. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, ifade ve basın özgürlüğü eleştirileri ise herkesin malumu. Vize meselesinde dile gelen ‘anlaşmayı feshederiz’ şantajları gerçekleşirse bundan doğacak riskler doğrudan Berlin’i olumsuz yönde etkileyecek. Bunun yanısıra Libya’da Avrupa’ya geçmek için bekleyen 800 bin kişi bulunuyor.  AB medyalarında yer alan görüntülerden hareketle Bulgaristan ve Arnavutluk’ta insan kaçakçılığı yapan mafyalar da unutulmamalı.

Dört: Gayri resmi verilere göre Türkiye’de bugün kayıt altına alınmayanlarla birlikte 3,5 milyon sığınmacı yaşıyor. Türkiye’nin kapasitesi bakımdan AB’nin sığınmacı kampı olabilmesi mümkün değil. Böyle devam ederse tamamen kontrolden çıkacak olan göç akınlarının sosyal patlamalara dönüşmesi mümkün. Bu riskten doğacak sonuçlar elbette ki Almanya’yı da olumsuz etkileyecek.

05.04.2016 16:48