TAKİP ET

Angela Merkel’in son şansı mı? 

12 Ocak 2015 Türk-Alman ilişkilerinde kritik bir tarih. 12 Mayıs 2013’de sadece dışişleri bakanları seviyesinde tesis edilen ‘stratejik diyalog mekanizmasının’ başbakanlar seviyesindeki ‘yüksek düzeyli stratejik işbirliği mekanizmasına’ dönüştürüldüğü gün.

Tabiri caizse ilişkiler ilgili rütbeyle terfi ettirildi. İkili ilişkilere böylece kurumsal bir perspektif kazandırıldı. Berlin’de yapılan istişareler sonucunda bakanlar düzeyinde yılda iki kez bir araya gelme kararı alındı. İlgili mekanizma kapsamında ise şimdiye kadar bir kez (yine Berlin’de) toplantı yapıldı.

1 Kasım 2015 genel seçimlerinden hemen önce seçim desteği olur gerekçesiyle tüm eleştirilere rağmen 18 Ekim 2015’de Türkiye’ye (sadece İstanbul’a) ziyarette bulunarak Almanya ve Türkiye arasında ikili ve AB nezdinde de çok taraflı yoğun işbirliğinin sürdürüleceği mesajını açıkça veren Merkel’in en son 24-25 Şubat 2013 tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret etmiş olması akıllara doğal olarak şu soruyu getirdi: Bu değişim niye?

Merkel bir adım daha ileri giderek 8 Şubat 2016’da ilk kez Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na da ayak basmak suretiyle sığınmacı krizi ile oluşan ikili ittifakın artarak devam edeceğini de gösterdi. Suriye’de uçuşa yasak bölge uygulamasına geçilmesini destekleyen 15 Şubat 2016 tarihli açıklaması ise Türkiye’yle ilgili geniş anlamda bir paradigma değişimine gidildiğini ortaya koydu. Türkiye’nin uzun zamandır talep ettiği fakat kendisinin de karşı çıktığı yasak bölge meselesi (ve Ankara’yla birlikte aldığı NATO’nun Ege sınırlarının korunmasında devreye girmesi kararı) üzerinden Alman dış politikasındaki değişimin altını çizdi.

Gelelim bu değişimin sebebi hikmeti nedir meselesine. 1 milyon sığınmacı göçü ve her gün Avrupa’ya giriş yapan 2 bin kişiden dolayı gerek Alman kamuoyundan gerekse AB kamuoylarından bu denli sert baskıların yapılacağını Angela Merkel hesaplayamadı. Sığınmacılara yönelik izlediği ‘açık kapı politikalarının’ oluşturduğu farklı cepheler şahsını doğrudan hedef almaya devam ediyor.

AB’ye göç akınının baş sorumlusu olarak görülen Merkel’e kendi Hıristiyan Demokrat seçmen tabanı mesafe koyuyor, küçük koalisyon ortağı Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) isyan bayrağını açmaya devam ediyor, aşırı sağcı popülist partiler AB çapında güçleniyor, doğu Avrupa ülkelerinin oluşturdukları Visegrad Grubu içinde yer alan Polonya,  Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan gibi ülkeler açıkça Merkel aleyhine koalisyonlar kuruyorlar.

Kamuoyu araştırmalarına göre Alman halkının yüzde 81’inin Merkel hükümetinin sığınmacı politikalarını onaylamaması ve şahsına verilen desteğin de yüzde 12 gerileyerek yüzde 46’ya düşmesi Merkel’in hareket alanını iyice daraltmış vaziyette. 13 Mart 2016’da Baden-Württemberg, Rheinland-Pfalz, Sachsen-Anhalt; 4 Eylül’de Mecklenburg-Vorpommern ve 18 Eylül tarihinde Berlin’de düzenlenecek eyalet seçimlerinde oylarda ciddi gerilemeler yaşanabileceği endişesi eyalet teşkilatlarını kara kara düşündürüyor. CDU’nun güçlü olduğu bu eyaletlerde yaşanacak olası yenilgilerin faturası hiç şüphesiz ki Merkel’e çıkarılacak. Popülist AfD Partisi’nin ülke çapındaki güçlenişinin siyasi dengeleri alt üst etme riski bulunuyor. Kendisi bunların farkında ve endişeli.

Merkel’in tek çaresi ise Türkiye’yle işbirliği sayesinde sınırların sığınmacılara tamamen kapatılmasını sağlayarak kendisine açılan cepheleri dağıtmak. Aksi halde siyasi kariyerinin bitme riski de ihtimal dışı değil. Bu nedenden dolayı da 18/19 Şubat 2016’da Brüksel’de AB devlet ve hükümet başkanlarının katılımlarıyla düzenlenecek kritik zirve kendi şahsı için de çetin geçecek. Sığınmacı krizinin çözümüyle ilgili AB için belirlediği politikaları sınanacak. AB sınırlarının tamamen kapatılarak göçün engellenmesi de özellikle Ege üzerinden AB’ye ulaşan ve iltica talepleri kabul edilmeyen göçmenlerin Türkiye’ye iadesi de Ankara’nın izleyeceği politikalara bağlı. Merkel’in AB’deki ortaklarını ikna etmesi için son şansı.

16.02.2016 16:52