TAKİP ET

Alime Sekmen

Nefret Ettirmeyiniz, Sevdiriniz!

Öğrencilerim, kan ağlayan memleketlerini öyle güzel temsil ettiler ki. Öyle çok sevdirdiler ki.
Sorsalar, kimdir Afganlar? Derim ki: Temiz ve tertipli, düzenli ve saygılı, emin ve herşeyden beri de onurlu insanların memleketi.

Temsil o kadar önemli ki…

Elli yılı aşkın bir zamana işaret ediyor, Almanya’daki göç tarihimiz.

Sokağa çıktığımızda şahsımızdan ziyade, bütün bir milletin temsilcisi olduğumuzun ya farkındayız; ya da değiliz.

Farkında olmalıyız. Değil isek de farkına varmalıyız.

Elbette birey olarak varız, olduğumuz her yerde. Şahsımıza dair ve ait hikayelerimizi barındırıyoruz, elbiselerimizin içinde.

Bir vücut. Bir kalp. Bir hayat. Fakat o bireyin özüne has sözlere ve hususiyetlere sıra gelene dek, bir millete aidiyetimizin gölgesinde kalıyoruz.

Sevdirdiysek seviliyoruz. Nefret ettirdiysek, nefrete maruz kalıyoruz.

Kendimizi, istesek de istemesek de, beğensek de beğenmesek de, o aidi olduğumuz milletin özellikleriyle taşıyoruz oradan oraya.

Daha önceki yazdıklarıma da konu olan, öğrencilerimi tanımıyordum ben de.

“Çoğu Afganistanlı“ dendiği yerde, Afganistan denilen o uzak ülke, yabancıydı hem zihnime ve hem de kalbime.

Terör’ün, Taliban’ın ve kargaşanın yurdu Afganistan.

Oradan ne getirdiklerini, oradan kimlerin geldiğini hiç merak etmedim, ilkinde.

‘Çaresizlikten kaçmışlardır. Bir dili öğrenmelerine yardımcı olurum. Bize ne kadar zaman ayırdıysa sosyal düzen, o kadar onlara yoldaş olur, bildiğimi öğretirim.’ diye geçirmiştim içimden. Tek özellikleri onsekiz yaş altında, refakatsiz gelmeleri.

Eksikmiş düşüncelerim. Bildiklerimi öğretirime, bilmediklerimi de öğrenirim eklemeli imişim.

Yoldaş oluruma da yoldaş ederim. Bir dili öğrenmelerine yardımcı oluruma ise hal dilini konuşmayı öğrenirim, diye de eklemeli imişim.

Öyle ki öğrendim. Başlığı seçerken, bir Hadis-i Şerif’ten bahsettiğimi anımsayacak kadar dini konulardaki bilgim benim.

Ama bir dini sevdirmek için, onu iyi temsil etmem gerekli: bunu da kesinlikle bilmekteyim.

Çünkü beni benim davranışımla çarpıp, toplamına en sonunda İslam deniyor: Türklük deniyor ve nihayetinde göçmen deniyor.

Hele ki, şu güzelim öğretilerle dolu İslam dini, dem be dem, gün be gün, başka bir toplu cinayet ve terörle anılırken…

Bu kadarını bilip, benimseyip de harekete geçmeliyim.

Demeliyim. Demeliyiz.

Demek ki, şu cılız omuzlara çok ama çok görev düşüyor.

Bir dini, bir milleti temsil eden, bireyin ta kendisi. Yani ben Türk isem, Türklüğü; sonra Müslüman isem, Müslümanlığı temsil ediyorum!

Temsil o kadar önemli ki…

Şöyle: Bana uzak, bana yabancı o ülke Afganistan, şimdi öyle yakın ki…

Öğrencilerim, kan ağlayan memleketlerini öyle güzel temsil ettiler ki.

Öyle çok sevdirdiler ki.

Sorsalar, kimdir Afganlar?

Derim ki: Temiz ve tertipli, düzenli ve  saygılı, emin ve herşeyden beri de onurlu insanların memleketi.

Farsça bir dil değil, bir köprü oldu onları böyle güzel gördüğüm, bildiğimden beri…

Şu çocuklara kendi dillerinde, bir iki kelam borçluyum.

Bu köprüden koşarak gitmeli Farsça kelimeler götürmeliyim, o kelimelerle onların yüreklerine değmeli sözlerim.

Kabil’de patlayan bomba, tıpkı İstanbul’daki gibi kalbimde infilak etti.

Sevdiklerim öldü. İyi insanlara kıydı kötü insanlar. İstanbul’da patlayan bombaya nasıl birlikte isyan etti isek, Afganistan’da patlayan da, aynı yerden yaktı canevimizi.

Birlikte ağladık. Terörden kaçıp gelen bu çocuklar anladı içimdeki yangını. Afganistan hiç te uzak değil, tam yüreğimin ortasındaydı.

Dört aya tekabül ediyor, onları tanımışlığım ve bilmişliğim onların kan ağlayan memleketlerini.

Peki bizim, elli yılı aşan göç tarihimize binaen bir muhasebe yapacak olsak:

Kaç kişiye, yani bizi bilmeyene, temsil ettiğimiz dini veya milliyeti, kültürü ve dili sevdirdik?

Kaç kişiye nefret ettirdik? Kaç kişiyle bu dinin öngördüğü biçimde komşuluk ettik?

Kaç kişi, iyiliğimize şahitlik ve kaç kişi kötülüğümüze tanık oldu?

Özeleştiri özürlü olduğumuzun farkındayım.

Şimdi, ama diye başlayan cümleler duyar gibiyim.

Sevgili Okur, bin tane ama’mız, bu Afganistan temsilcilerinin bir ama’sı etmez.

Taliban’dan, terörden kaçıp da gelmişler. Memleketlerini dört ayda bana sevdirmişler.

Peki biz? Kimden kaçtık? Ölümle burun buruna geldik mi? Gelmedik.

Kabul etmeliyiz ki, biz bu mirasçısı olduğumuz güzelim Anadolu Kültürünü iyi temsil edemedik.

O kültürün beslendiği İslam Kültürü’nü de…

Hal dilini konuşmak yerine, dil bilmediğimizi bahane ettik, temsil edemediğimize…

Durup dururken sevmedim. Sevdirdiler. Hal diliydi konuştukları. Hallerinden anlamaktı bana düşen.

İsmi terörle cinayetle kanla, kıyımla anılan şu güzel dinin temsilcisi sen, kalk yerinden.

Sevdir. Ne olur. Sevdir. Sevildiğin kadar değil, sevebildiğin kadar sevmekle başla ve giriş bu işe!

Nefret ettirmeyiniz, sevdiriniz, demiş işte Peygamber (SAV) asırlar önce!

01.07.2016 16:23