TAKİP ET
Süleyman Bağ

Süleyman Bağ

Neden ikinci sınıf ilişkiye razı oldunuz sorusuna verecek cevabımız olmalı

İçişleri bakanlık koltuğuna ikinci defa oturan Thomas de Maizière Alman İslam Konferansına ev sahipliği yapmaya devam edecek. İçerideki hazırlıkları tamamlayan bakan bu hafta basının karşısına çıkacak, üst düzey bakanlık bürokratları ise muhtemel katılımcılarla görüşüp nabız yoklayacak.

Konferans 2006 yılında başladığında Müslümanların Alman devleti ile ilişki sorununa çözüm bulacağı beklentisine sebep olduğu gibi, 11 Eylül saldırılarının zehirlediği anomalinin giderileceği umudunu da beraberinde getirdi.

Aradan geçen sekiz yıl içinde bu önemli siyasi projenin söz konusu beklentilere cevap verip vermediği konusunda kapsamlı bir değerlendirme yapıldığı söylenemez. Durum hem konferansın müdavimleri olan Müslüman çatı kuruluşları açısında böyle, hem de konferansa dahil olmayan, ancak İslam dininin ve Müslümanların Almanya’daki geleceği hakkında kafa yoranlar açısından. Bunu söylerken kast ettiğim konferans öncesi ve sonrası yapılan basın açıklamaları veya arada bir yayınlanan basın bildirileri değil.

Alman İslam Konferansı kimin işine yarıyor? Katılmakla katılmamak arasında fark ne?

Siyasi ve bürokratik gücü elinde tutan, sabırla iş yapan, strateji belirleyen ve bu stratejiyi gerçekleştirmek için gerekli araçlara sahip devletle masaya oturmanın artıları ve eksileri neler? Devletle masaya oturunca ister istemez siyasetin bir parçası oluyorsunuz. İslam dininin temsil konumunda olan kurumların Alman devletinin şartlarını belirlediği siyasi bir projede ele alınan tartışmalı konularda taraf olmaları onları siyasi aktör konumuna indirger mi indirgemez mi? Bu özellikle Alman kamuoyunda dini değerlerin temsilcisi olmaktan çok siyasi bir aktör olarak algılanmayı beraberinde getirir mi?

Alman İslam Konferansı başlığında her ne kadar ‘İslam’ ibaresi geçse de aslında siyasi bir süreçten söz ettiğimizin ne kadar farkındayız?

İslam’ı temsil adına bu şekilde ‘siyasallaşmak’ dinin evrensel mesajının doğru anlaşılması adına ne ifade ediyor?

Aslında üzerinde yeteri kadar durmadığımız/duramadığımız bu ve benzeri sorulardan dolayı Alman İslam Konferansının bizi nereye doğru götürdüğünü pek kestiremiyoruz. Hayatının bir dönemini Almanya’da geçirmek zorunda kalan ve ölümüne yakın seslendirdiği ‘Allah yar yar’ parçası ile hatıralarımızda halen yaşan rahmetli Cem Karaca, ‘Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete’ deyiminden esinlenerek yazdığı şarkısında şöyle der:

„Yol dediğin yol gibi
Ulaşmalı bir yere
Biz dön baba dönelim
Geliyoz aynı yere
Bu döngü kısır döngü
Başı varda sonu yok
Dönüyom dönemiyom
Sonunda bir cıgış yok“

Alman İslam Konferansı konusunda umutsuz olduğum veya onu sadece Alman devletinin kendi ihtiyaçlarına cevap veren siyasi projeye indirgediğim anlaşılmasın. Demek istediğim şu: Sekiz yıl gibi uzun bir aradan sonra ciddi bir muhasebe yapmadan, artısını-eksisini hesap etmeden yola devam etmek ne kadar doğru? Güçlü bir bürokratik gelenek, siyasi strateji ve uzun vadeli planla konferansı düzenleyen bir aktörle masaya oturuyoruz. Alınan kararların etkisi sadece masaya oturan dini cemaat veya bireylerle sınırlı değil. Alman İslam Konferansında Alman devletinin İslam ve Müslümanlarla ilişkisinin müzakeresi yapılıyor.

Etkisi gelecek nesilleri kapsayacak bu ilişkiyi şekillendirmek için – ister kurum olarak isterse fert olarak – konferansa katılan Müslüman aktörler bunu sayıları dört milyonu aşan Müslümanlar adına yapıyor. Gelecek nesillerin, ‘Alman mevzuatı imkan tanıdığı halde siyasi zaaftan dolayı neden ikinci sınıf bir ilişkiye razı oldunuz?’ sorusuna verecek bir cevabımız olmalı.

27.01.2014 18:41