TAKİP ET
Muhammet Mertek

Muhammet Mertek

Olmak

Bir bayram sabahıydı.

Beyazıd-ı Bistami hamama gitmiş, temizlenip çıkmıştı. Dar bir sokaktan geçerken, yukarıdan başına kül döktü biri. Sarığı küle bulaştı. Elini yüzüne sürerek, ‘Ey Rabbim’ dedi, “Şükürler olsun sana. Ey alçak nefis! Ben ateşe layıkım. Başıma kül döküldüğü için kızacağımı mı sanıyorsun? Aldanıyorsun. Seni sevindirmeyi düşünmüyorum.”

Sadî Şirazî bu anekdotu anlattıktan sonra şu tespitte bulunur: “Kendinden başkasını görmeyen, ne kendini ne de başkasını görür.”

İşte olmak timsali bir yaklaşım.

Soru şu: Müslüman dünyada niçin böylesine fırtınalar kopuyor? Niçin muazzam iktisadî, siyasî, sosyal çalkantılarla sarsıntılar sarmalına maruz kalıyor?

Meselenin izahı kitap hacminde çok yönlü ilmî çalışmalar iktiza ediyor. Farkındayım. Zaten bu problemler yeni değil ki bir asır öncesinden reçete sunulmuş: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet ve ittifak silâhıyla mücadele edeceğiz. Ve bizi bir yönüyle teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimizle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur.”

Müslüman dünyada değişti mi bunlar? Nerede… Daha da azgınlaştı; her tarafta kan, gözyaşı, acı, göç, terör, ölüm, zulüm, adaletsizlik kol geziyor… Fazla tasvire ne hacet… Vaziyet ortada.

Bu karamsar tabloyu düşündükçe aklıma Erich Fromm’un ‘Sahip Olmak ya da olmak’ yaklaşımı gelir. Çok hoştur bu yaklaşım. Evet ‘olmak’. Bir sözcük bütün bu fırtınaların panzehiri niteliğinde. Biz Müslümanlar olmamız gereken nitelikte olmadığımızdan müstahak değil miyiz bütün bunlara?

Dinimiz İslamiyet’in temel esasları, kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in getirdiği ana prensipler, hadisi şerifler hep ‘olmak’ etrafında tahşidatta bulunmazlar mı? Bulunurlar, bulunurlar da biz Müslümanlara zor gelir ‘olmak’. Uhud’da şehit düşmek varken, gidip meydan dayağı yemeyi marifet sayarız.

Sahih bir niyet ‘olmak’ın ilk şartı. ‘Oku!’ emri ‘olmak’ın ilk adımı. ‘Düşünmez misiniz!’, ‘Aklı olanlar için ibretler vardır!’ tenbihleri ‘olmak’ın bilinç mertebesi. İnsan-ı kâmil süreci aslında bir ‘olmak’ yolculuğudur. Hani Mevlana’nın “hamdım, piştim, yandım” esprisi içinde.

Bir takım değerlerin propagandasını yapmaktan usanmadık… İnsanî/imanî değerleri yaşamak ağır geliyor her nedense. Neydi o değerler? Mesela vefa, iffet, diğergamlık, doğruluk, ihlas, saygı, düşünmek, çalışmak, okumak, hikmeti aramak… Değerler içselleşip hayata geçmeyince, kâlden hâle dönüşmüyor, görüntüde, lafta kalıyor. Başka bir ifadeyle riyâ alıp başını gidiyor.

Gerçekten bizler san’at, marifet ve ittifak kavramlarının içini doldurup biz, biz olabilseydik, Müslüman toplumların hali böyle mi olurdu? İslam alemine gitmeyelim isterseniz, nefsimizi bir sorgulayalım Beyazıd-ı Bistami gibi, gerisi kendiliğinden gelir.

Sadece şu hadis-i şerif bile ‘olmak’tan başka çare bırakmıyor:

“Hiçbiriniz kendisi için istediğini (Müslüman) kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olamaz.” İşlerin halli, samimiyetten geçiyor.

Rabbimiz bizden olmamızı istiyor. “Yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah’ın en çok nefret ettiği şeylerdendir.” (61:3) ayeti ortada.  ‘Olmak’tan başka çözüm görünmüyor ufukta! Eğer yok olmak istemiyorsak…

10.07.2015 20:30