TAKİP ET
Muhammet Mertek

Muhammet Mertek

Müslümanların terörle imtihanı

Yine kahredici bir terörle dünya gündeminde Müslümanlar. Paris’te ünlü haftalık siyasi hiciv dergisi Charlie Hebdo’nun merkez binasına yapılan saldırıda 12 kişi vahşice öldürüldü. İkisinin polis, ikisinin Müslüman olması, derginin Genel Yayın Yönetmeni Stephane Charbonnier’in aralarında yer almasının ne önemi var. Hepsi de insandı neticede.

Bu sefer Alman medyasını ve siyasetçileri önceki yaşananlardan ders çıkardıklarını ve oldukça sağduyulu yaklaştıklarını gördüm. Meseleye genel olarak temkinli yaklaşmaları takdire şayan. En azından Müslümanları toptan rencide edici, öteleyici, zan altında bırakıcı sözlerden uzak durdular ekseriyetle.

Bilhassa duygusallığın hakim olduğu böylesi hadiselerde sağduyuyu ve temkini elden bırakmamak çok mühim. Daha yakın tarihlerde Müslümanların toptan “makul şüpheli” hale getirildiği açıklamalara şahit oluyorduk.

Ne değişti? İslam, İslâmcılık, İslâmlaştırma, Selefilik, İslamcı Terörizm, Cihadcı, Müslüman gibi kavramlar daha yerli yerinde ve nüanslarıyla ifade edilmeye başlandı. Hadiseler insanı düşünmeye sevkediyorsa bu ümit verici bir durum. Hele hele toplumda temsil keyfiyeti olan siyasilerin, sosyologların ve diğer etkin şahsiyetlerin analizlerinde nüanslara dikkat çekmeleri oldukça yerinde bir davranış. Olumlu değişimde Müslümanların yerinde ve hızlı tepkilerinin de tesirli oluğu muhakkak.

Bu terör belasıyla Müslümanlar artık kelamî, fıkhî, ahlakî, insanî her açıdan yüzleşmek durumunda. Şiddetin, terörün önünü almanın en sağlam zeminlerinden birinin çoğulcu demokratik kültür ve hukuk olduğu çok net ortada. Özellikle çeşitli etnik ve kültür katmanlarından oluşan toplumlarda demokratik hukuk zeminini güçlendirmekten başka çare yok. Almanlar, RAF terör örgütünü bu zeminde çözdüğü gibi, ister NSU terör örgütünü, ister PEGIDA gibi aşırı sağcı yapılanmaları bu zeminde kontrol altına alıyor ve etkisizleştiriyor. PEGIDA’nın varlık sebebi de bir ölçüde kendini Müslüman olarak tanımlayan radikal gruplar değil mi? Almanya, Fransa gibi ülkelerde demokrasi ve özgürlüklerin bütün nimetlerinden istifade edip, kendi ülkelerindeki despotik, antidemokratik uygulamalara ses çıkarmamak Müslümanlar açısından tam manasıyla bir paradoks ve zihni çözümünde zorlanılan ikilemdir.

Müslümanların, Türkiye, Fas gibi geldikleri ülkeler itibariyle demokrasiyi bir hayat tarzı olarak algıladıklarını, içinde yaşadıkları sistem ve kurumlar içinde en azından bir kısım demokratik uygulamaları tecrübe edindiklerini söyleyebilir miyiz? Oldukça zor değil mi? Oysa mesela düşünce ve basın hürriyetinin Avrupa’da, Almanya’da muazzam bir bedeli var. Ortaçağın karanlıklarından, kilisenin dogmalarından, krallıkların despotizminden, din savaşlarının en vahşi versiyonlarından ve nihayetinde bütün insani değerlerin çuvalladığı iki dünya savaşının travmatik tesirlerinden sonra ortaya çıkan bir demokrasi ve özgürlük anlayışından söz ediyoruz. Bu özgürlük anlayışı ve sınırları tartışılabilir. Öncelikle de hangisi olursa olsun dini çevreleri rencide edecek kadar aşırılığa kaçan bir özgürlük anlayışı bu. Farklı bir eleştiri ve tepki kültürü de denebilir.

Fakat nedense bir kısım sözüm ona Müslümanlar böylesi eleştiri ve mizah anlayışına karşı neden tek araç olarak şiddeti tercih ederler? Esas üzerinde durulması gereken nokta burası. Hep denir demokrasilerde çare tükenmez diye. Adamlar hiçbir çareyi kullanmadan doğrudan teröre başvuruyor ve Müslümanlığı, İslamiyeti kirletiyorlar sürekli. Bazı insanlar Müslümanları şiddet yanlısı, tehlikeli, demokrasi özürlü olarak nitelerken, onları haklı çıkarırcasına nedir bu şiddet ve terör?

Dünyadaki aklı başında bütün alimler, insanlık dışı bu şiddete karşı neden ses getiren bir deklarasyon yayınlamazlar? Sadece deklarasyon, kınama da değil, imanî, ahlakî, şer’i, insanî açılardan bir aydınlatma seferberliğinin önündeki engel nedir mesela? Var da haberimiz mi yok? Siyasetçileri bırakalım da, artık hatırı sayılır alimlerin ve kanaat önderlerinin İslam coğrafyasında neredeyse hergün yüzlerce insan teröre kurban giderken seslerini daha gür yükseltmeleri ve çözüm sunmaları bir zorunluluk değil mi? Global zeminde seyreden şiddete artık global çapta bir karşı duruş sergilenmesi gerekmez mi?

Bu süreçte sahici ve samimi olarak sesimizi demokratik, çoğulcu, özgürlükçü hukuk zemininde daha fazla yükseltir, tavrımızı şiddetin her türlüsüne karşı daha net koyabilirsek maruz kaldığımız imtihanı başarıyla verebiliriz.

09.01.2015 20:30