TAKİP ET
Muhammet Mertek

Muhammet Mertek

Ey Türk oku ve kendine gel!

Türkler, Kur’an-ı Kerim’in ‘oku’ emriyle gelmesinden yüz yıl sonra bile titremekle meşguldü. Meşguldü derken, ancak titreyerek kendilerine gelmeye çalışıyorlardı. “At, avrat, silah”tan oluşan Türk kültünde okumanın yeri pek yoktu. Tam 350 yıllık bir gecikmeyle de olsa Kur’an-ı Kerimle buluştular ve bu sefer (hayatı bir başka) okuyarak hızlıca kendilerine gelmeye başladılar.

Gel zaman git zaman okumadan yine soğudular. Titremeye başladılar. Bu seferki titremeleri cehalet, tembellik, hedefsizlik… Hele elektronik aletlerin başında, sosyal medyada parmaklarının başına öyle haller geçti ki titremekten kendilerine gelemiyorlar.

***

Çocuklarımız gözleri görüyorken, imrenilecek imkanlara sahipken niçin okumuyorlar hayret? Okuyamama bir yana, sanki okumamak için ellerinden geleni yapıyor bazıları.. Bu direnç de nedir Allah aşkına! Sabırsızlık, hedefsizlik, kolaycılık mı, ne derseniz deyin, ama netice aynı. Bilmedikleri üç kelimeye rastladılar mı, bir ‘anlamıyorum’ edebiyatı ki sormayın gitsin…

İster Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu, isterse Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanı fark etmez. Sanki 13 asır önceki Göktürk Yazıtlarını oku da çöz diyen var! Elbette 70-80 yıl önce yazılan romanlarda, hikayelerde bilinmeyen sözcükler, ifadeler geçer. Zaten kelime hazinesi böylesi güzel edebi eserleri okuyup yeni kelimeler, deyimler öğrenerek zenginleşmiyor mu? Ama ‘anlamıyorum’ deyip kestirip atmak da neden?..

Halbuki bilinmeyen kelimeler sözlükten bakılarak öğrenilse, sonra tekrar okunsa içerik büyük ölçüde anlaşılacak ve okumaktan dahi zevk alınacak. Biraz sabır, biraz gayret… En önemlisi de iyi niyet, yani anlamaya, kavramaya niyetlenme. Hüner, kitabı eline alır almaz, birkaç bilinmedik sözcükle karşılaşınca, ‘anlamıyorum’ diye bırakmak değil, ‘yazar ne diyor acaba’ diye merakla sözlüğe bakmak… ‘Anlamıyorum’ deyip kestirip atanların, kıyamete kadar anlayamayacakları kesin. Ama sabır gösterip okumaya ve anlamaya azmedenler bir süre sonra hem okumanın tadını çıkaracak hem de dillerini geliştirmiş olmanın avantajını yaşayacaklar.

***

Okuma dedik de aklıma 20. Yüzyılın en önemli filozoflarından Eric Hoffer geldi. San Francisco’da bir limanda hamal olarak çalıştığı sırada arda kalan vakitlerini kütüphanede geçirir, bol bol kitap okurmuş. Bu okumalarla ne olmuş biliyor musunuz, yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri!

Kitap alışkanlığının da trajik bir hikayesi var. Beş yaşındayken İngilizce ve Almanca okuyabilen Hoffer, bir gün annesiyle birlikte merdivenden düşer, annesini kaybeder, bir süre sonra da kendi gözlerini. On beş yaşındayken bilinmeyen bir sebeple göz ışığına kavuşur ve görmeye başlar. Görme nimetini okumayla buluşturur ve yeniden görememe endişesiyle kendini öylesine okumaya verir ki… Okuyabildiği kadar okur. Göz ışığını kaybetmez ama okuma alışkanlığını ömrünün sonuna kadar sürdürür. İlginçtir, 1964 yılında Kaliforniya’da bulunan Berkeley Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde danışmanlık görevine başlar, ama yanı sıra iş arkadaşlarına bahsetmeden limanda hamallık yapmaya da devam eder.

***

Avrupa ülkelerinde ‘ekmek elden su gölden’ esprisi içinde her şeye sahip çocuklar okumanın, öğrenmenin kıymetini bir türlü anlamak istemiyorlar. Nimetlerin kadrini bilmemek de bir çeşit nankörlük değil mi? Çile çekmeden, açlık, susuzluk nedir tatmadan, yoklukla sınanmadan nimetlerin farkına varmak zor. Filozof Eric Hoffer, bir daha görememe korkusuyla okumaya sığınıyor. Hayatı okuyarak idrak etmek için. Günümüzde ise piyasa okumadan hayatı güya anladığını sananlarla dolu… Hem de sadece kuru malumatla… Keşke şu ramazan günlerinde bir kere daha Yüce Beyan ile buluşup, ‘oku!’ demesinin hikmetini kavrayabilseydik…

Velhasıl titreyerek kendine gelmenin vakti geçti, ya okuyarak dirileceğiz ya da titremeye devam edeceğiz. Üçüncü yol var mı?

10.06.2016 17:03