TAKİP ET
Muhammet Mertek

Muhammet Mertek

Değerlerimiz vardı değerini bildiğimiz 

Değerlerimiz vardı medeniyetler kuran, fertleri bunalımlardan kurtaran. Değerlerimiz vardı toplumları ıslah edip, insanlığın başında rehberlik tahtına oturtan…

Hâlâ da var. Ama temsil bekliyor. Hem Batı hem de Doğu değersiz kaldı. Cemil Meriç, “Batı kültürün vatanıdır. Doğu irfanın!” demişti. İrfan yitik, biz de değerler yetimi kaldık. Ümitsiz olmak için yeterince sebep var, ama ümitvar olmanın da zemini…

Yaratılış gayesini kaybettik galiba. Şimdi insanı insan eden, insanı Yaratıcısıyla buluşturan, diğer varlıklarla kardeş kılan değerlerin intizarı içindeyiz. Herşeyde olduğu gibi değerlerin de değeri kaybedince anlaşılıyor.

Batı, Hıristiyanlıktan tevarüs ettiği, aydınlanmayla başlara taç yaptığı değerlerle bir noktaya ulaştı, ama o da temsilde çifte standartlarının kurbanı oldu. Batı ve Doğu farketmez, ikisi de değerlerinin propagandistliğine soyundu. Geneli itibariyle değerlerini içselleştirip dünyanın her köşesinde temsil edilebilen ilkeli bir yaklaşım sergileyemediler. Ama şimdi beni daha çok Müslümanların kendi değerlerine verdikleri değer ilgilendiriyor. Bıraksak elalemi de biraz kendimize baksak demek istiyorum.

O kadar çok İslam propagandasına soyunduk ki, İslamî değerlerle dediklerimiz arasındaki muazzam uçurumun farkına bile varamadık. Marifet ve faziletin yerine, eşine ender rastlanır bir riyakârlık ve malumatfuruşluk furyasına savrulduk.

Hikmet, şecaat, iffet, adalet temeline oturan ahlak anlayışımız vardı. Millete ahlak dersi vermeye çalışırken binbir türlü ahlaksızlıkla kavruldukça kavrulduk.

Vefa diye bir değerimiz vardı ki dillere destandı. Susuz çöllerde bir vaha idi vefamız. Bayramlarda bile dostlarımızı aramaz olduk, şu iletişim çağında. İmkanlarımız arttıkça kendi işimize, içimize çekildik. Dostlarımıza vaha sevinci yaşatmak yerine, zamanımızı medyanın sanal alemleriyle doldurduk.

Diğergamlık deyip durduk hep… Ama bir koltuk geçer geçmez altımıza, ya yanına köşesine aman kimse oturmasın diye ya da koltuğun gücünü kişiliğimize atfederek türlü türlü hokkabazlıklara girdik. Bir anda dostlarımızı karşı tarafa kondurduk.

Hani kul hakkı vardı. Karıncanın bile hakkından bahisler açılırdı. Konumumuzdan aldığımız güçle ilk fırsatta başkalarının tepesine bindik. Yalan, iftira dahil münafıklığın bin türlüsüne temenna durduk.

İstişareyi esas kabul eder, iki akıl bir akıldan üstün olduğunu savunurduk. İlk fırsatta her horoz kendi çöplüğünde öter fehvasınca başka fikirlere set vurduk.

Çoğulcu demokrasi, insan hakları, hukuk… bunlar da bizim değerlerimizdi.. Ama yıllarca sözünü edip bir türlü kendi hayat gerçekliğimiz içinde geçit vermedik, ama gelişmiş ülkelerdeki meyvelerine içten içe vurulduk.

Yıllar yılı Yunus’un hümanizmine, Mevlana’nın Allah aşkına sığındık, kullandıkça kullandık… Ne yedi asır öncesinden Yunus’un hümanizmini ne de Mevlana’nın Allah aşkını kavrayabildik, ruhumuza sindiremeden yorulduk.

Ne zaman, hem de bütün dünyanın ihtiyacı olduğu bir süreçte, böylesine ulvî değerlerimizin farkına varıp, karakterimize sahiden yedireceğiz? Yeniden vefa deyip dostlarımıza gönlümüzü açabilecek miyiz? Bir kere daha diğergamlığımızla elaleme güven verebilecek miyiz? İç yolculuğumuzu ne zaman marifet ve faziletlerle taçlandıracağız? İnsan-ı kâmil istikametinde zirvelere tırmanma yollarını aramaya vaktimiz kaldı mı acaba? Şair noktayı koymuş: “Hevâya düştün ey dil, meclis-i takvâya gelmezsin, / Gözün aç, gâfil olma, bir dahî dünyaya gelmezsin.”

Evet, değerlerimiz vardı medeniyetler kuran, fertleri bunalımlardan kurtaran. Değerlerimiz vardı toplumları ıslah edip, insanlığın başında rehberlik tahtına oturtan… Hani, neredeler şimdi?.. Değerlerin değerini derkedemeyen ne densizlik ne de dengesizlikten kurtulabilir, vesselam.

01.05.2015 20:30