TAKİP ET
Muhammet Mertek

Muhammet Mertek

Sonsuza yürüyorsak, eyvallah!

Bize bahşedilen zaman mukadder sona doğru akıyor… Yıllar geçiyor… Yaşamaya devam ediyoruz. Kimi zaman sevinçli, bazen kederli, çoğu kez hadiselerin hayretengizliği içinde, kısmen hadiselere yön vererek, çoğunlukla insanların içinde, arasıra yalnız…

Biz insanlar zaman ve mekanın tutsağı değil miyiz neticede? Öyleyse gördüğümüz ve yaşadıklarımız da sınırlı. Aslında görsel medyada çok şey görmek, çok şey yaşamak manasına gelmez. Çok şey yaşamıyor, çok şeye belki tanıklık ediyoruz. Gördüklerimiz ya içimizi burkup, moralimizi bozuyor, ya sevince boğuyor, ya da sadece öylesine bakınıp gözümüzden kayboluveriyor.

Çok şey görüyoruz görmesine, ama bir o kadar da kısır yaşıyoruz. İnsanî bir kısır döngü bu. Belki farkında olmadan etrafımızda dönüyoruz, hem de egomuzun etrafında. Fakat benim ne zamanı sorgulayacak halim var ne de mekânı. Medya marifetiyle çok şeyi seyrediyoruz amenna, ya dönüp bir kere de kendimize bakabiliyor muyuz! Dürüst söyleyeceksek pek değil. Çünkü başkalarına bakarken öyle yoruluyoruz ki, kendimize zaman kalmıyor.

Neden Latince “quo vadis?”, Arapça “Fe eyne tezhebûn.” deriz de, Türkçe “nereye böyle?”yi kullanmayız! Sahi nereye gidiyoruz böyle? Galiba biraz derin düşüncelere dalmanın tam zamanı. Zamanı kavramadan hayatın kendisini anlamak, hatta yaşamak mümkün mü… Elbette değil. Öylesine yaşıyoruz işte.

Peki, nereye kadar? Gece ve gündüz birbirini kovalar ve bir gün donar vakit. Ya yaşarken vakti donduranlar… Hani iki günü birbirine eşit olan zarardaydı! Hani insana sadece çalıştığının karşılığı vardı! Hani bir saat tefekkür bin aylık nafile ibadetten hayırlı idi! Hani müminin konuşması hikmet(lerle dolu), susması tefekkür, bakışı ibretti! Hani ilk emir “ikra!” idi! Ne kadar da uzaklaştık cehdden, düşünmekten, tefekkürden, hikmetten!

Biz muhasebeyi, muhasebe de bizi terketti. Tik takların derunundaki sırları duyamadık, duyamadık da yine bir yıl geçivermedi mi? Dostum 55 yaşına gelmiş, milyonluk yatırımların hayalini kuruyor. “Başkasına çalışarak olmaz! Artık kendi işimi kurup kendim kazanmalıyım” diyordu. Hafiften beraberinde ölümden, ölümle hayatın manası arasındaki sıkı bağdan bir bahis açıldığında, tepkisi manidardı: “Ölümü düşünerek hayallerimi gerçekleştiremem!”

Doğru muydu? Sanmıyorum. Ölüm düşüncesiyle de fevkalade hayaller, velev ki dünyevi olsun, gerçekleşebilir! Galiba işin nirengi noktasını niyet belirliyor. Neyi nasıl yapmaktan çok, neyi niçin yapmak gerektiği hayata bir anlam yüklüyor. Hayatın ve varlığın özündeki sırlı soru işte bu “niçin?”. Muhasebenin ana sorusu da “niçin?”. Niçin yaşıyoruz? Bir çırpıda kolayca cevap verebilir miyiz bilmem. Hani verdik diyelim. Peki niçin’in içini doldurabiliyor muyuz?

Muhasebe zor! Kolay olsaydı olgunlaşırdık biraz daha. “Hayatı müsvedde yaşamayın, temize çekmeye vaktiniz olmayabilir” diyor ya Necip Fazıl, aynen öyle. Muhasebemizi bir hesaba vursak sınıfta kalırdı birçoğumuz herhalde. Sahiden yaşamayla muhasebe arasındaki derin ilişkiyi siz de farketmiş olmalısınız.

Olabilir, hayatı müsvedde de yaşamış olabiliriz! Fakat muhasebe duygusuyla ilk fırsatta temize çekme imkânımız var. İmkanlar çok! Mühim olan her durakta bize kendini hatırlatan zaman dilimlerinin farkına varabilmek. Gerisi kendiliğinden geliyor zaten. İddiadan uzak, basit, ama hedefinde sadece sonsuzluk muhasebesi olan bir fert olarak yaşamak! Biraz karamsar mı oldu tablo bilemiyorum, bildiğim şey muhasebenin umut ve ümidi kamçılama potansiyeli. “Fe eyne tezhebûn!” Sonsuza yürüyorsak, eyvallah!

26.12.2014 19:00