TAKİP ET
Mehmet Ali Şengül

Mehmet Ali Şengül

Evden kaçmış çocuk gibisin (2)

Bir önceki yazıda Hocaefendi’nin dünyaya örnek olacak terbiye metoduna aktaracağımızı söyleyip yazıyı orada bitirmiştik. Bugün devam ediyoruz.

Bir gün üç çocuk kafa kafaya verip yurttan kaçmışlar. Evlerine gidememiş, yurda da dönememişler. Sokakta kalmışlar. O dönemde sıkıyönetim olduğu için devriye gezen bir binbaşı onları alıp Askeri Hastahane’ye götürüp misafir etmiş. Bana telefon etti, burada üç talebeniz var, gelip onları alabilirsiniz” dedi.

Ben gittim, alıp getirdim. Karşıma alıp nasihat ettim. Söz verdiler “bir daha yapmayacağız” dediler. Aradan bir zaman geçti yine kaçtılar. Bu defa anne babaları getirdiler. Yine nasihat ettim. Aradan bir zaman geçti yine kaçmışlar. Tren istasyonunda biletçi bunların kaçtığını fark etmiş. “Çocuklar buralarda hırsızlar çoktur. Biletinizi, paralarınızı çalarlar. Bilet ve cüzdanlarınız bende dursun ben tren gelince sizi bindiririm. Siz iyi çocuklara benziyorsunuz” deyip gar polisine bu çocuklarla biraz meşgul ol demiş.

Gar polisi ahbaplık kurup konuşturmuş, beni aradı “talebeleriniz var, gelip alın” dedi. Onları aldım gelirken bu üçüncü oldu, bunları az korkutayım dedim. Sonra büyüğüm varken terbiye bana düşmez deyip, bunları huzura çıkardım. Onların yanında bana ismime hitaben “Üç adet biraz kalın olsun demir sopa getir. Ben bunların ayaklarını kırayım. Bir daha kaçamasınlar.” deyip, onları da alıp derse girdi. Ben demir olunca bir tane sopa yeter ama, neden üç tane istedi diye düşündüm taşındım çözemedim. Vardır bir hikmeti deyip demir sopalarla karşılarına çıktım.

Hocaefendi “gelin benimle” deyip, hepimizi odasına aldı. Kapıyı kilitledi. Ceketini gömleğini çıkardı. Bana “sen de çıkar” dedi. Ben de çıkardım. Hepimize “ceza kime verilir?” diye sordu. Biz de çocuklar dahil “suçluya verilir” dedik. O zaman “suçlular cezasını çeksin” dedi ve demir sopaları zorla çocukların eline tutuşturdu. Sır çözüldü.

“Suçlular siz değilsiniz, suçlular biziz. Biz size kendimizi, davamızı sevdiremedik, onun için bizden nefret edip kaçıyorsunuz, dayağı siz değil, biz hak ettik” deyip vurmaları için çocukları zorladı.

Çocuklar şaşırdı, çığlık atıp özür dilemeye başladılar. Ben de çok şaşırdım. Hocaefendi “Bu demir sopalarla hocalarınızı döveceksiniz” deyip sıkıştırınca, çocuklar demirleri yere atıp, ayaklarını uzattılar. “Buyurun kırın ayaklarımızı, bir daha yapmayacağız” diyerek hıçkırıklarla özür dilediler. Bu kez Hocaefendi “Siz vurmazsanız ben o zaman sopayı alır sizin ayaklarınızı kırarım” deyince, ben Hocaefendinin kollarını arkadan tutup, “Büyüklerin affettiğini zatıaliniz bize öğretti. Bunları bu defa daha affediniz” diye yalvardım. O zaman kendisi ağlayarak öbür odaya geçti.

Bunu Saffet Senih hocamız o zaman “Bayram, Haydar Hoca ve üç kaçak hadisesi” başlığıyla önce Sızıntı dergimizde, daha sonra İngilizce “Fountain” dergisinde tercüme edilerek yayınlamıştı.

Okuyucu kitlesinden bir çok kişi, bilhassa Amerika’da bir profesör dergiden bu vakayı okuyunca, “işte dünya insanlığının muhtaç olduğu terbiye yöntemi budur” diyerek talebelerine asistanlarına yazıyı fotokopi yaptırıp dağıtmış.

Ben yıllar sonra bir eğitim semineri için Ankara’ya gitmiştim. Muhataplarım öğretmenlerdi. Bu vakayı anlatırken içlerinden birisini tutup havaya fırlattılar. “Efendim, kaçaklardan birisi burada” deyip tebessüm etmişlerdi. Arkadaşımız öğretmen olmuş, aynı metotlarla talebe yetiştiriyordu.

Yurdun açıldığı ilk yıl bütün Türkiye’yi dolaştık. 25-30 talebe bulamadık. Gavur İzmir diye anılan İzmir’e kimse çocuğunu vermek istemiyordu. Bu terbiye yöntemi çevrede duyulur duyulmaz kısa sürede 850 kadar müracaat olmuştu. İmtihanla almak zorunda kalmıştık. Hocaefendi duygulandı! Keşke yerimiz yurdumuz olsa da bu çocukların hepsini alsaydık, demişlerdi.

Bütün dünya neslinin bu terbiye yöntemine muhtaç olduğu bir dönemde bu kaynakları kapatmak ve kurutmak isteyenlere, ‘liyakatları var ise, Allah basiret versin’ demekten başka cümle düşünemedim. Allah (cc) adildir. Mühlet verir ama ihmal etmez. Gizli planlar, kötü niyetler dahil, her şeyi görüyor, biliyor. İşi O’na bırakıyoruz.

19.08.2016 23:07