TAKİP ET

Medyaya baskınlar ve motorsuz araba

Bünyesinde gazeteler ve televizyon kanalları da bulunan Koza-İpek grubuna yapılan polis baskınlarının hedefi belli: Saray ve güdümündekilerin tüm alanları kapsayan hukuk dışı uygulamalarını eleştiren, 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet olaylarını hala unutturmayarak gelişmiş ülkelerdeki gibi demokrasi talep eden hükümetten bağımsız muhalif basını susturmak.

Milletin gözünün içine baka baka yapılan zulümlerle seçim kazanmayı ummak, gücü elinde bulunduranların partilerini hür iradesini ortaya koyarak kutsamayanların polis baskınlarıyla yıldırılabileceğini ve gözdağı ile korkutulabileceğini hayal etmek veya dış politikaya bakan yönüyle G20’nin ebedi ayrılmaz bir parçası olarak kalınabileceğini zannetmek beyhude bir çabadan ibaret.

Baskınlar sonrası kendisiyle görüştüğümüz Almanya Gazeteciler Birliği Federal Yönetim Kurulu Başkanı Michael Konken olayı çok isabetli biçimde özetledi: “Polis baskınlarıyla yapılanlar Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’deki basın özgürlüğünü adım adım yok etme politikalarının başka bir örneğidir.” Daha kendi ağız bakımını başaramamanın neticesinde ağzında diş kalmamış bazı amigo tipli muhtarları Sarayda “İdam edilsin bunlar” diye bağırttırarak büyük Türkiye olunmaz. Demokrasisiz yönetim motorsuz arabaya benzer. Hükümdar arabanın tepesine binip urganlarla bağladığı bazı insanlara bu aracı çektirtse bile motor sahibi en külüstür bir aracın yanında dahi rezil olur. İşte maalesef Türkiye’nin geldiği nokta budur.

Bir ülkenin gelişmiş refah düzeyine ulaşabilmesi için toplumsal bütünlüğünün sağlanması şarttır. Bunun olabilmesi için ise demokrasinin asgari standartlarından olan düşünce ve basın özgürlüğünün sağlanması gerekir. Özgür bilgiye erişme hakkı ve muhalif olma hakkı insan hakkıdır. Engellenemez. Kimse farklı düşünüyor diye de korkutulamaz. Burada mevzu bahis olan insan onur ve haysiyetidir. Fikir ve medya özgürlüğü demokrasinin iki ana anahtarıdır. Yok etmek istediği şirketlerle ilgili olarak “Beyler, (falanca kurumun) anahtarları(nı) gelene kadar masamda görmek istiyorum.” şeklinde emirler yağdıranlar sözüm ona ‘gömlek değiştirdik’ deseler de derileri aynı. Beden aynı olunca gömlek farklı olmuş ne yazar. Hukukta hiçbir karşılığı olmayan ‘makul şüphe’ rezaleti ile iç güvenlik paketleri çıkararak hukukun meşruiyetini partizanlıklarıyla kaybettirenlerin akıbeti hiç kimsenin şüphesi olmasın bir gün evrensel hukuk karşısında hesap vermek olacak.

10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesinde yer alan “Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak (da) haktır.” hükmü Türkiye’de maalesef tedavülden kaldırılmıştır. Türkiye’nin de içinde yer aldığı 168 ülkenin imzaladığı Uluslararası Pakt Anlaşmasına göre ise ülkelerdeki vatandaşlık ve siyasi haklar ilgili 19’uncu madde kapsamında koruma altındadır, dolayısıyla uluslararası hukukun bağlayıcılığı söz konusudur. Muhalif basın kuruluşlarına yapılan hükümet direktifi altındaki baskınlar ülkemizi dünyada resmen itibarsızlaştırmaktadır. Yazık.

Yeri gelmişken daha önceki iki yazımda değindiğim bir hususu bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Ocak 2015 tarihinde Berlin’de 2016 yılı için kararlaştırılan başbakanların yönetiminde ve bakanlar seviyesindeki 1. Alman-Türk Hükümetler arası Konsültasyon (istişare) görüşmeleri iptal edilmelidir. Hukuku ayaklar altında çiğneyenlerle hangi meseleler çözülebilir ki? Almanya’nın Türkiye’deki iç gelişmeler bu şekilde devam ederse iptal yönünde sinyaller vereceğini düşünüyorum. Terör örgütü IŞİD’e silah sevkiyatı konularını işleyen muhalif basına yönelik baskınlar ortadayken, Suriye’den Avrupa’ya mülteci akınından ötürü kararlaştırılan (resmi teyit edilmese bile) görüşmelerden sıkı işbirliği beklemek gerçekçi değildir. İçte işlemeyen hukuk mekanizmasının dış politika da işlemediği görülmedi mi ki geçmişte? oyaman@eurozaman.de

02.09.2015 16:54