TAKİP ET
Yaşar Yeşilyurt

Yaşar Yeşilyurt

Manevi terbiye ve siyaset

Bediüzzaman “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” derken hiç kuşkusuz çok önemli bir prensibin altını çiziyordu. Bu, kendisinin hayatında bir kere telaffuz ettiği, gelip geçici bir söz değil, ömrü boyunca uyguladığı, hareketini üzerine inşa ettiği bir strateji ve prensipti.

Bu prensipten ne anlamalıyız? Doğrudan akla gelen birinci mana, siyaset asla Müslümanların içine düştükleri felaketten kurtulmalarının reçetesi olamaz! Bu kadar açık. Hiç kuşkusuz Bediüzzaman Risale-i Nur’un bir “kurtuluş reçetesi” olduğuna inanmaktadır ve  bu reçetenin içerisinde siyasetin yerini bu ifade ile tespit etmiştir.

İkinci Dünya Savaşı gibi insanlık tarihinin en önemli hadiselerinden birinin olduğu bir dönemde, kendisi gelişmeleri takip etmediği gibi talebelerinin de takip etmesine müsaade etmemiştir. Sebebini soranlara, uğraşılması gereken çok daha önemli imani meseleler olduğundan bahsetmiştir.

Ne yazık ki Türkiye’deki İslamcılar –Başbakan da dahil- neşet ettiği günden bugüne, bırakın Bediüzzaman’ı alkışlamayı, onun adını bile ağızlarına almamış, talebelerini pasiflikle ve korkaklıkla tezyif etmiş, baş döndürücü eserlerinden istifade etmeyi akıllarından bile geçirmemişlerdir.

Bugünlerde siyasi hesap icabı, Bediüzzaman’ın adını ağzından düşürmeyen Başbakan’ın anlamazlıktan geldiği şey, kendini konumlandırmaya çalıştığı “Müslümanları kurtaracak siyasi-dini lider” formülünü Bediüzzaman baştan reddetmiştir ve Bediüzzaman’ın bütün eserleri bu anlayışın reddi üzerine kurulmuştur. Başbakan ve fikirdaşları bunun böyle olduğunu bildikleri için yıllardır Risale-i Nur’u ve talebelerini hafife almışlardır. Başbakanın şimdi yaptığı ise tam anlamıyla bir “dinin siyasete alet edilmesidir.”

“Siyasetten Allah’a sığınma” prensibinin bize söylediği ikinci hakikat, siyasetin doğası gereği ahlakı tahrip edici özellikler taşıdığıdır. İnsanlar var olduğu sürece devlet, devlet var olduğu sürece de siyaset olacaktır. Siyaset kaçınılmaz bir faaliyet alanıdır, insanlık tarihinin kayda girdiği bütün dönemlerinde siyaset vardır.

O halde Bediüzzaman gibi dini ve hayatı çok iyi kavramış bir alimin bize söylediği şey, siyaseti inkar mıdır, yok saymak mıdır? Elbette hayır. Siyaset güç, para, makam, şöhret gibi dünya hayatında insanın en büyük imtihanları olan tehlikelerle iç içedir. Bunlar öyle mücadele edilmesi zor şeylerdir ki, gerekli manevi donanıma ve beslenmeye sahip olmayanlar bir anda dengeyi kaçırabilir ve hatta şeytanlaşabilirler. İslam tarihi bunun örnekleri ile doludur. Hz. Hüseyin’i öldüren devlet başkanı Yezit, üstüne üstlük vahiy katibi olan bir sahabenin çocuğudur.

Siyasetin doğası icabı manevi değerlerimizle tam örtüşmeyen bir kısım yönleri vardır. Mesela siyasetçi “idareye taliptir”, yönetici olabilmek için rakipleriyle yarışır. Neticede yarışılan şey dünyevi bir makamdır. Halbuki Efendimiz, kendisine vali olma talebi ile gelen bir sahabeye “idareciliği talep etmeme” uyarısında bulunmuştur.

İkincisi, siyasetçinin işi “halkın beğenisini” kazanmaktır. Siyasette başarının anahtarı halkın takdir ve teveccühüdür. Halbuki dinde istenilen şey “halkın teveccühüne” odaklanmamak, ömür boyu “Hakk’ın hoşnutluğunu” aramaktır.

Üçüncüsü ise siyaset “yaptıklarını anlatmak” üzerine kurulmuştur. Hatta halkın teveccühünü kazanmak için çoğu kere siyasetçiler yaptıklarını abartır, yapmayı düşündüklerini olmuş gibi anlatır, hatalarını da örtmeye çalışırlar. Halbuki bizim ahlakımızda iyi yaptıklarını anlatmak, hele de seni gurura sevk ediyorsa, amelinin sevabını bile iptal edebilecek kadar tehlikelidir. Kusurlarını ise sürekli örtmeye çalışmak ayrı bir ahlaki sorundur.

İşte Bediüzzaman’ın uyarısı bu ve benzer nedenlerden dolayı çok önemlidir. Siyaset hem dünyevi hem de ahlaki olarak kaygan bir zemindir. Peki bu tehlikelerinden dolayı Müslümanlar siyasetle uğraşmayacak mıdır? Elbette ki uğraşacaklardır, hep uğraşmışlardır da. Fakat siyasete ilgi duyan Müslümanlar, eğer ahiretlerini ciddiye alıyorlarsa, çok ama çok iyi bir manevi terbiyeden geçmek zorundadırlar.

Bakınız tarihimizdeki adil devlet adamlarımıza, kendilerine hiç eyvallahı olmayan Akşemseddinlerin, Molla Fenarilerin, Zembilli Ali Efendilerin, Yahya Efendilerin, Mahmut Hüdayilerin manevi terbiyesi altında işlerini yapmışlar, sürekli onlardan beslenmişlerdir.

Ama bugüne geldiğimizde gördüğümüz manzara içler acısıdır. Maneviyatı ağzına dolayıp siyaset yapanların herhangi bir manevi kaynaktan beslendikleri göze çarpmamaktadır. Bir mürşidin rahle-i tedrisinden geçmiş, manevi değerlerimizi içselleştirmiş kaç muhafazakar siyasetçimiz vardır acaba? Siyasetin kalbinde açması muhtemel yaraları sürekli bir mana erine tamir ettiren, ondan beslenen, bir manevi terbiye ve beslenmeye ram olmuş kaç dindar siyasetçimiz var acaba? Eğer bunlar yoksa, işin başında samimi bile olsanız siyasetin içinde samimi kalmanız, ruh saffetinizi muhafaza etmeniz oldukça zor gözüküyor. Dünya saltanatı için ahireti terk etmeye değer mi Allah aşkına?

İçinden geçtiğimiz krizden alabileceğimiz derslerden biri de, muhafazakar siyasetçiler muhakkak sistemli bir manevi beslenme kaynağına bağlanmalıdırlar ki savundukları değerlerle ters düşmesinler, ikilem yaşamasınlar ve ahiretlerini riske atmasınlar.

İkinci ders ise, anayasal ve hukuki düzenimizi, hangi inanıştan olursa olsun, hiçbir siyasetçinin suiistimal edemeyeceği kadar sağlam sistem ve kurallara bağlamalıyız ki her bir fert kendi değerleri doğrultusunda güven içerisinde ülkemizde yaşayabilsin.

12.03.2014 17:52