TAKİP ET
Dr. Sabine Schiffer

Dr. Sabine Schiffer

Lampedusa ya da insan hakları üzerine sahte tartışma

Avrupa’nın sınırlarında can veren insanlara dair haberler bize yeterince seyrek ulaşıyor. Yüzlerce mültecinin öldüğü aktüel trajedi ise hem medyanın hem de siyasetin dikkat eşiğini aştı.

Bu kez konu Yunanistan ile Türkiye sınırında mayından ölenlerle ilgili değil, konu Lesbos (Midilli) Adası’ndaki kamplarda saplanıp kalan Afganistanlı gençler de değil, aynı şekilde konu Ceuta ve Melilla kentlerinin sınırlarında kurşunlanan mülteciler ya da “Ajans” Frontex’in ele geçirdiği ve büyük bir ihtimalle batırılmış botlar da değil.

Bu kez konu Kaddafi rejimi gibi rejimler tarafından kıtanın güneyinde zorla tutulamayan Afrikalılar. Bazı yorumlarda en antipatik sözcük “ekonomik mülteci” (Wirtschaftsflüchtling) eleştirel bir şekilde kullanılırken, genelde yorumculardan “refahtan pay almak isteyen kişiler” sesleri yükseliyor. Halbuki refah içinde yaşamak istemenin dışında bir de sadece ayakta kalabilme mücadelesi var ki bu sadece Akdeniz’de yaşanmıyor.

Mesele genelde Avrupa’da “daha iyi bir hayat” sürdürmek değil, mesele genelde aile için yeni bir geçim kaynağı bulabilmek. Bir yandan Avrupa’daki yaşam standardı üzerine tedirginlikler yaşanırken-ki bunlar haklı nedenlerle yaşanıyor, zira bu çalışan geniş kitleleri bağlıyor, yükseklerdeki on bin kişiyi değil- her gün Üçüncü Dünya Ülkeleri’nden Birinci Dünya Ülkeleri’ne para akışı artıyor, bu tersine olmuyor.

Peter Heller “Tatlı Zehir” (Süßes Gift) adlı filminde, Linda Polman “Merhamet Endüstrisi” (Die Mitleidsindustrie) adlı kitabında “Gelişmekte olan ülkelere yardımlar” problematiğine dikkat çekiyorlar ve yardım hareketinin her şeyden önce ülkelerin kendi ekonomilerini desteklemeye yönelik çıkarlara hizmet ettiğini vurguluyorlar.

Dünya Bankası’nın verdiği krediler ile IMF her şeyden önce bağımlılık yaratıyor ve oluşturulan sömürü düzeniyle Afrika’nın yardım alan ülkelerinde ya da başka ülkelerde rüşvetçi bir elit kesimi adeta üretiyor.

Avrupa’nın Somali ile Senegal kıyılarında yaptığı geniş çaplı balıkçılık, yerel pazarları yok eden sübvanse edilmiş AB-Sebzesi’ne karşılık Afrika’dan AB’ye aynı oranda sebze girişinin yasaklanması, tohum dağıtımının kontrolünün Monsanto şirketi, su kontrolünün ise Nestlé gibi büyük şirketler tarafından yapılması gibi olguları dikkate alıp resmi tamamladığımızda “ekonomik mülteci” kelimesinin neden yılın en antipatik kelimesi olarak seçme zorunluluğunun bulunduğu anlaşılır.

“Ekonomik mülteci”, bu doğru bir tabir, zira mülteciler, bizim refahımızı “bize ucuz hammadde sağlayanlar”ın üzerine kurmuş dünya ekonomik düzeninin kurbanlarıdır.

Kim ki ikiyüzlü bir biçimde daha fazla mülteci kabulü, mülteciler yasasında değişiklik, insani yardım, daha fazla yasal göç ve insan tacirlerine ceza isterse, o kişi bağlantıları görmüyor ya da gördüğü halde itiraf etmiyor demektir.

Lampedusa’daki tekne kazasından kurtulanların İtalya’da kaçak göç nedeniyle yargılanma ihtimaline dahi tabii ki karşı çıkılmalı, bu skandal olarak görülmeli ancak tamamen rayından çıkmış dünya ekonomi sistemini sorgulamaya ve adil bir düzen kurmaya hazır olmayanlar, insanların ülkelerini terketmeye mecbur kalmalarından ve sınırlarda yaşanan ölümlerden sorumlu olmaya da devam edeceklerdir.

Sınırsız İnsan Hakları Kuruluşu Borderline Europe gibi kuruluşlar, aynı şekilde Jean Ziegler de tepkiyle karşılaştıkları halde yıllardır önemli bağlantılara dikkat çekiyorlar.

Medya ile siyasetin kızgınlığına şimdi dürüstlüğün eklenme mecburiyeti var ki, böylece insan hakları ve insanlık onurunu kalıcı bir biçimde güçlendirebilmek için zemin oluşsun, bunun yerine pahalı sonuçlar doğuran askeri ‘çözümler’e başvurulmasın.

10.10.2013 19:47