TAKİP ET

Yeni tecritçiler

Almanya Başbakanı Merkel, pazar günü İstanbul’da Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya geldi. Ziyaretinin amacı, Türkiye’den AB’ye mülteci akışını kesmek konusunda işbirliğini tartışmaktı. Karşılığında ise Türkiye vatandaşlarına vize kısıtlamalarının kaldırılmasının hızlandırılmasına ve durmuş AB’ye üyelik müzakerelerinin yeniden canlandırılmasına yardım sözü verdi.

Merkel ve Erdoğan’ın, her ikisi de rahatsız bir şekilde gülerken şatafatlı koltuklarda oturmuş haldeki fotoğrafları medyada geniş yer buldu ve haliyle yaygın olarak alay ve yergi konusu oldu. Türkiye’nin müstakbel AB üyeliğine karşı olanların, Merkel’in Türk hükümetiyle uzlaşmaya ve müzakereleri yeniden canlandırmaya çalışmasını şiddetle eleştirmesi de sürpriz olmadı.

Çok daha dikkat çekici olanı, sert eleştirilerin, Avrupa’nın mültecilere yardım etmek için daha fazla şey yapması gerektiğini düşünen ve daima Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecini desteklemiş olan Türk ve Avrupalı liberaller, solcular ve demokratlardan gelmiş olmasıydı. Merkel, “kirli bir anlaşma” yapmak, “otoriterliği normalleştirmek” ve “bir diktatörü baş tacı etmekle” suçlandı. Tamamıyla Erdoğan nefretine dayanan ve mevcut mülteci krizini çözmek için AB ve Türkiye tarafından ne yapılabileceği ve ne yapılması gerektiği konusunda gerçekçi bir değerlendirmeye dayanmayan bu yaklaşıma neden temelden karşı olduğumu izah edeyim.

Söz konusu anlaşma eleştirilmeli, fakat anlaşmaya karşı olan muhaliflerin öne sürdüğü nedenlerden dolayı değil. AB’nin 2,2 milyon mülteci ile başa çıkabilmesi için Türkiye’ye 3 milyar Euro vermesinde yanlış bir şey yok. Bu tarz yük paylaşımı daha önceden gerçekleşmiş olmalıydı, ama şimdiye dek, AB, daha azıyla paçayı sıyırabileceğini düşündü, Türkiye de herhangi bir yardımı kabul etmemek konusunda inatçıydı ve beraberinde gelen birtakım koşullara direndi.

Türkiye’yi yasa dışı göçmenleri AB’den geri almaya zorlamak yeni bir şey değil. Bu on yıldır AB-Türkiye müzakerelerinin bir parçası olageldi ve hep Türk vatandaşlarına yönelik vize sınırlamalarının kaldırılmasıyla ilişkilendirildi. Eğer AB, Türkiye’nin geniş çaplı bir geri alımı kabul etmesini istiyorsa Türkiye’nin AB üyesi ülkelerden vize konusunda birtakım gerçek taahhütlerde bulunmalarını talep etmesinde yanlış olan ne?

Yeni fasılların açılması konusunda da neden bunun ahlaki olmayan bir taviz olarak resmedildiğini anlayamıyorum. Birkaç yıldır, Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyenler, bilhassa yargı ve temel haklar konulu 23. ve 24. fasıllarla ilgili olarak müzakerelerin yeniden başlaması için bastırdılar. Bu konularda AB standartlarıyla uyuşulması, Türkiye’yi demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ile ilgili yaşadığı çok sayıda mevcut sorunla yüzleşmeye zorlar. Şimdi sanki Türkiye’deki ve yurtdışındaki solcular, aniden bu müzakerelere sırf nefret ettikleri biri tarafından önerildiği için karşı çıkıyorlarmış gibi görünüyor.

Anlaşmanın haricinde, Merkel, Türkiye’ye gelip anlaşmayı Erdoğan’la tartıştığı için tüm taraflardan hışma uğradı. Eleştirenlerin mantığına göre, Merkel, Berlin’de kalmalıydı ve AB, Ankara’ya Erdoğan istifa edene ya da iktidar partisi 2011 öncesi reform politikalarına dönene dek hiçbir AB temsilcisinin Türkiye’ye gelmeyeceği yönünde bir mesaj göndermeliydi.

Cidden, Türkiye’deki ve AB içindeki liberaller ve solcular, mevcut yönetimle anlaşamadıkları sürece Türkiye’nin izolasyonu politikasına mı döndüler? Korkarım ki, çok sayıda Türk ve Avrupalı arkadaşım Erdoğan’a ve onun temsil ettiği tüm kötü şeylere fazla takıntılı hale gelmiş durumdalar ve bu da onların Suriyeli mültecilerin durumunu iyileştirmek üzere hemen harekete geçilmesi ihtiyacına karşı körleşmelerine yol açıyor

20.10.2015 18:36