TAKİP ET

Yıllar yıllar

Bu köşenin okurlarına sağlıklı ve başarılı bir yeni yıl dileyerek başlamak isterim.

Türkiye’de 2016’nın hayırlı gelişmelere gebe olduğunu söylemek güç, fakat halihazırdaki kötümserlikten bazı beklenmedik olumlu sürprizler çıkacağını umut edelim. Türkiye’nin sınırlarında vaziyet daha da vahim görünüyor, fakat gerçekten bazı ilerlemelere de tanık olabiliriz.

Kıbrıs’taki yeniden birleşme anlaşması hakiki bir ihtimal gibi görünüyor ve hayata geçerse Türkiye ile AB arasındaki bütün dinamikler son derece hızlı değişebilir, zira çözülmemiş Kıbrıs sorunu Türkiye’nin AB müktesebatıyla uyum sağlamasının önündeki en büyük engellerden birini teşkil ediyor. Ankara ile Brüksel arasındaki ilişkilerin selameti ayrıca her iki tarafın Suriyeli mülteciler ve Türkiye vatandaşlarının vizeden muaf olması konularında verdiği sözleri tutup tutamayacağına bağlı. Bu konulardaki gelişmeler hem muazzam imkanlar, hem de iki tarafın birbiriyle atışmasına ve ciddi gerilemelere yol açabilecek bir hayal kırıklığı ve karmaşa yaratabilir.

Yeni yılın bu ilk yazısını Türkiye dahilindeki ve etrafındaki kargaşaya hasrederek harcamak istemiyorum. Normalde köşe yazılarımda kişisel hayatımdan hiç bahsetmem. Bugün eşim Nevin’in babası, kayınpederim Nusret Sungur için bir istisnada bulunmak istiyorum. Bunama denen amansız hastalığın etkisiyle uzun zamandır sağlığı kötüye gidiyordu. Nusret Sungur, 2015’in son gününde, 86 yaşında aramızdan ayrıldı.

Nusret Sungur’u anmanın ötesinde, onun hayatının benim için çok daha fazlasını simgelediğini söylemeliyim. On yıl önce Nevin’le tanışmamdan bu yana babasının Türkiye’ye yönelik kişisel algım üzerinde devasa bir etkisi oldu. O, yeni Türkiye cumhuriyetinin altın yılları dediğim dönemin bazı kilit özelliklerini temsil ediyordu.

Nusret Bey’in anne-babası, 20. yüzyılın başında Rusya’nın baskısından kaçan Dağıstanlı göçmenlerdi, Osmanlı makamları tarafından, Yalova’nın hemen dışındaki küçük bir köye, Güneyköy’e iskan edildiler. Nusret Bey, kendisine benzer birçok insan gibi, ona ve ailesine yeni bir gelecek sağlayan devlete her zaman minnet duydu. Öte yandan atalarının sahip olduğu farklı kültürden gurur duymayı da hep sürdürdü. Hayatının sonuna dek, Yalova’da yıllarca başkanlığını yaptığı Kuzey Kafkasya Kültür Derneği’nin etkinliklerinde şarkı söyleyip akordeon çaldı.

Nusret Bey’in babası mütevazı bir hayat sürmüştü. Ayakkabıcıydı ve bu, Nusret Bey’in de ilk mesleği oldu. Ailesine destek olmak için küçük yaşta çalışmaya başlamak zorunda kaldı ve ilkokuldan sonra okuma fırsatı bulamadı. Yüksek eğitimden koşulların zoruyla mahrum kalmak, Nusret Bey’in dört çocuğunu, ne olursa olsun, kendisinin yapamamaktan dolayı pişmanlık duyduğu şeye sevk etme kararlılığını besledi: O şey, üniversite eğitimi görmekti.

Hayat kavgası içinde kendi kendini var eden biri olarak siyaseten İsmet İnönü’nün ve Bülent Ecevit’in CHP’sine yakındı. Bu iki isim onun kahramanlarıydı. Yetmişlerde Yalova’da aktif siyasete girdi ve sonunda, hızla gelişen bu kentin saygı duyulan belediye başkan yardımcısı oldu. Yalovalılar onu sevdi çünkü siyasetçi olarak görevinin, makamından çıkar elde etmek değil, halka hizmet etmek olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden yolsuzluktan ve kayırmacılıktan hep uzak durdu.

1980 darbesi siyasi kariyerini bir anda bitirdi ve diğer siyasetçiler gibi, yıllarca siyasi faaliyet yürütmesine izin verilmedi. Ama köşesine çekilip oturmadı, Yalova’da muhtaç insanlara yardım etti, artık seçilmiş bir yetkili olmamasına rağmen, kentinin halkına hizmet etmeye çalıştı. Bunları yaparken, farklı saikleri ve ahlak anlayışları olan yeni bir siyasetçiler kuşağından giderek uzaklaştı.

Bunamanın ilk belirtileri görülmeye başladığı dönemde beni yanına çağırıp oturtur ve tekrar tekrar İnönü ve Ecevit’le çektirdiği resimleri gösterirdi. Sürekli aynı şeyi söylerdi: “Yıllar yıllar… Ne çabuk geçtiler…” Ruhun şâd olsun Nusret Bey.

02.01.2016 20:53