TAKİP ET

Türkiye’yi tecrit etmek bir seçenek değil

Çok sayıda Türk liberali ve demokratı hayal kırıklığına ve hüsrana uğratan 1 Kasım seçimlerinden bu yana, hoşnutsuz bir gazeteciden ya da akademisyenden Avrupa Birliği’nin Türkiye ile bağlarını koparması yönünde çağrının gelmediği tek bir hafta geçmiyor.

Bütün bu kasvetli röportajlar ve başyazılar benzer bir şeyi öne sürüyorlar: Türkiye’de artan baskı ve şiddeti tarif ediyorlar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın otoriter davranışını yerden yere vuruyorlar.

Ardından AB’nin Türkiye ile Avrupa’ya mülteci akışını azaltmak üzere anlaşma yapmasını tiksintiyle irdeliyor ve AB’nin böyle yaparak el üstünde tutulan demokrasi değerleriyle ve insan haklarıyla alay ettiği sonucuna varıyorlar. Acil çağrıları şu: AB’nin, mevcut iktidar iğrenç politikalarını değiştirmediği sürece Türkiye ile anlaşmaya son vermesi.

Türkiye’deki muhalif sesler tarafından, acı çekmekte olan anavatanlarını çok-da-kapsamlı olmayan bir tecrite itmesi için AB’ye yapılan ve giderek epey etkileyici bir çağrı yığını haline gelen koroya geçen hafta iki katkı daha oldu. New York Times gazetesinde serbest kürsüye yazdığı yazısında, Marmara Üniversitesi’nde yardımcı doçent olan Behlül Özkan, AB’ye ve ABD’ye, “taviz verme ve etkisiz kınama politikalarına son vererek, Erdoğan’ı bunun çıkmaz sokak olduğu konusunda açıkça bilgilendirmeleri” çağrısında bulundu. Hollanda’nın önde gelen gazetelerinden De Volkskrant’ta yazan ve Zaman gazetesinin Hollanda bürosunun genel yayın yönetmeni olan Mehmet Cerit, işi bir adım daha ileriye götürdü ve AB’ye Türkiye ile işbirliğine tamamen son verme çağrısı yaptı.

Bu yeni tecrit taraftarları ile ilgili sorunum, bugünkü Türkiye’ye dair analizleri değil. Bu ülkede demokrasinin ve insan haklarının şu anki durumunu anlatırken karanlık bir tablo çizmekte haklılar. Ancak, iki nedenden dolayı bu arzu edilen cezalandırıcı önlemlerin hem olası olmadığına hem de istenmeyen şeyler olduğuna kaniyim. Bu gerçekleşmeyecek, zira Türkiye’den gelen bu çağrılar, Avrupa’daki mülteci krizinin ciddiyetini tamamen azımsıyor.

The Economist dergisi, bu haftaki sayısında, Avrupa’daki büyüyen çaresizliği, AB üyesi devletlerin ortak bir yaklaşımda çok geçmeden anlaşmaya varamamaları durumunda AB’nin kendini parçalara ayıracağını vurgulayarak yansıttı.

Halihazırda tartışılmakta olan makul ve kılı kırk yararak oluşturulmuş tüm planlar, mülteciler hâlâ Türkiye’deyken (veya Ürdün ve Lübnan’dayken) iltica başvurularının gözden geçirilmesini ve bu üç ülkenin tamamının yükünü hafifletecek işlevli yeniden iskan düzenlemelerinin yapılmasını kapsıyor. Zira, kayıt olmaları ve kabul edilmeleri durumunda yüz binlerce mültecinin Avrupa’ya yasal bir şekilde seyahat etmesine izin verilecek.

AB’nin, Brüksel, Ankara’nın iç politikalarını onaylamadığı için Türk hükümetine anlaşma istemediğini söyleyecek lüksü yok. Şu anda kapıyı Türkiye’nin yüzüne kapatmak ve Türk halkı Erdoğan’ın yerine daha demokratik bir lider getirene dek beklemek, AB için bir seçenek değil.

AB için esas güçlük, Türkiye’nin etrafından dolanarak çözüm bulmaya çalışmak değil (ki zaten böyle bir seçenek yok), Suriyeli mülteciler konusunda Türk yetkililerle pratik işbirliğini, hükümetin Kürtlere, muhalif akademisyenlere, araştırmacı gazetecilere vs. yönelik baskıcı politikalarını açık ve yapıcı bir şekilde eleştirmekle birleştirmek. AB, geçen yıl kritik yıllık ilerleme raporunu ertelemekle büyük bir hata yaptı ve hatadan çıkarması gereken ders yeri geldiğinde ve gerektiğinde sesini yükseltmek olmalı.

AB’nin Türkiye’yi tecrit etmesi umulası bir şey değil, çünkü bu yanlış insanları cezalandıracaktır. Erdoğan’ın kendisini ve Türkiye’yi bir yabancı komplosunun daha kurbanı olarak resmekte ne kadar usta olduğunu hepimiz biliyoruz. Eminim ki, Özkan ve Cerit’in çağrısını yaptığı türden AB yaptırımlarını, Türkiye’nin vazgeçilmezliğini kabule gönüllü olmayan bencil ve küstah bir Avrupa tarafından cezalandırılmış cesur ve kendine güvenen bir Türkiye portresi çizmek için kullanacaktır.

AB fonlarının Türkiye’ye akışını durdurmak, yaşam şartlarını ya da Türkiye’deki birçok bölgede çevre koşullarını iyileştirebilmek için çok sıkı çalışan insanları cezalandırır. AB’nin her konuda Türkiye ile çalışmayı reddetmesinin, Türkiye’de halihazırdaki olumsuz gidişata direnen insanlara ve örgütlere hiçbir şekilde faydası olmayacaktır.

Özkan’ın makalesinde kabul ettiği üzere, AB’nin Türkiye karşısında hâlâ hatırı sayılır kozu var. Bu nüfuzdan vazgeçmek aptallık olur.

06.02.2016 09:37