TAKİP ET

Türkiye-AB ilişkileri henüz rayına girmedi

Başbakan Ahmet Davutoğlu, geçen pazarki AB-Türkiye zirvesini, Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinde “yeni bir başlangıç” ve “tarihî bir gün” olarak tanımlarken haklı mıydı? Davutoğlu, Türkiye’den AB’ye mülteci akışını durdurmak için bir anlaşma imzalanmasını, Türkiye’nin Avrupa için yeterli olduğunu göstermek üzere kullandı.

AKP liderine göre, Türkiye, Avrupa ailesinin bir üyesi olmak kaderinde olan bir Avrupa ülkesi. AKP’li lider bir siyasetçiden böylesine açık bir taahhüt duyalı epey uzun zaman oldu. Bu, iktidar partisinin yeniden Avrupa ile bağ kurmaya karar verdiğini ve yakın zamana kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve partideki diğer Avrupa Birliği muhalifleri tarafından dayatılan Rusya ya da Ortadoğu ile olan alternatif projelerden vazgeçtiğini ortaya koyuyor.

Şu an için, AKP’nin yeniden keşfedilmiş AB’ye olan meylinin derinliğinden ve samimiyetinden emin olmak güç. Davutoğlu’nun Avrupa sevgisi ilanı, 2000’lerin başlarındaki Avrupa ve reform yanlısı politikalara dönüşün bir habercisi miydi? Yoksa yeni hükümetin AB’ye ısınıyor gibi algılanma yönündeki hevesinin altında daha gerçekçi nedenler mi yatıyor? Sözgelimi, Avrupa ile bağları kopmakta olan istikrarsız bir ülkeye yatırım yapmakta tereddüt eden Avrupalı yatırımcılara yeniden güven verme ihtiyacı mı? Ya da bu, son günlerde Moskova’dan gelen ve Türkiye’yi, hoşuna gitsin ya da gitmesin, eski siyasi, askeri ve ekonomik dayanaklarını yeniden değerlendirmek durumunda bırakan sert açıklamalara bir tepki miydi? Yoksa Aslı Aydıntaşbaş’ın Avrupa Dış İlişkiler Konseyi için yaptığı bir yorumda formüle ettiği üzere, “Türkiye, bir kez daha, kendisinin Batı açısından (Soğuk Savaş sırasında olduğu gibi) – ve yine Batı’nın değerlerini ve standartlarını benimsemek zorunda kalmaksızın – zaruri bir stratejik varlık olduğunu fark etmiş olduğu” için mi Davutoğlu güzel konuşmanın yeterli olduğuna inanıyor? İfade hürriyeti ve yargının bağımsızlığı konularında ciddi gerilemelerin yaşandığı hafta boyunca ‘günlük siyasette’ hiçbir sonuç yaratmamış olan bu beyanın, güzel bir pazar beyanı olup olmadığını ancak gelecek söyleyecek.

Avrupa’daki donanımlı gözlemcilerin çoğu, Brüksel’deki zirvenin, Davutoğlu’nun göstermeye çalıştığı gibi AB-Türkiye ilişkilerinde pek de dönüm noktası olmadığı sonucuna varmakta vakit kaybetmedi. Öncelikle, önceki yazımda açıkladığım üzere, mevcut haliyle mülteci anlaşmasının işe yarayıp yaramayacağı konusunda ciddi şüpheler var. Türkiye’nin (mülteciler için çalışma izni ve nihai statü) ve AB’nin (somut ve hızla uygulamaya koyulacak bir yeniden iskan programı) ilave önlemleri olmaksızın, altı ay içinde karşılıklı şikâyetlere ve suçlamalara dönecek olmamız kuvvetle muhtemel. İkincisi, Türkiye vatandaşlarına yönelik vize yükümlülüklerinin kaldırılması konusunda henüz bir anlaşmaya varılmış değil.

Türkiye tarafından yerine getirilmesi gereken sert koşullar listesi uzun ve bilhassa popülist radikal sağ partilerin yükselişte olduğu ülkeler olmak üzere, bazı AB üyeleri açılmak yönünde pek de istekli değil. Üçüncüsü, sadece para politikasıyla ilgili olan tek müzakere faslının açılmasının, Türkiye’nin üyelik sürecini canlandıracağını düşünmek, bir illüzyondan ibaret. Fasılların açılmasına çok fazla bel bağlamamak lazım, önemli olan o fasılları neticeye vardırıp kapatmak, yani Türkiye’nin o alanda Avrupa müktesebatını uygulamaya yetkin ve istekli olduğunu göstermek. Üstelik, yargı ve temel haklar gibi hassas fasıllara ilişkin müzakereler, ancak Kıbrıs konusunda bir anlaşma sağlanması halinde başlayacak. Ancak ondan sonra AB, Türkiye’ye hodri meydan diyebilecek ve Davutoğlu’nu bir seçim yapmaya zorlayacak: AB normlarını ve standartlarını ihlal eden politikalara devam etmek – ve bu sebepten üyelik sürecinden diskalifiye edilmek –  ya da yön değiştirmek ve Avrupa yanlısı reform paketleri sunmak ve sonuç olarak AB’ye daha da yaklaşmak.

Davutoğlu’nun gerçek niyeti ve son anlaşmanın etkisi konusunda şüpheci olmak kolay. Yine de, Türkiye’deki Avrupa yanlısı demokratların, mevcut AB’ye yeniden yönelime sırt çevirmenin cazibesine direnmeleri gerektiğine kaniyim. Her ikisi de Türkiye’nin AB üyeliğini uzun zamandan beri savunmakta olan Dimitar Bechev ve Nathalie Tocci’nin EUobserver internet sitesine yazdığı gibi: “Her şey iyi sebeplerden dolayı yapılmıyor. Ama belki, sadece belki, bu kez sonuç olumlu olabilir.”

06.12.2015 05:43