TAKİP ET

Partiye ya da ülkeye zarar vermek

Birkaç gün önce Ahmet Sever, uzun zamandır beklenen “Abdullah Gül ile 12 Yıl” adlı kitabını yayınladı.

AKP kurucusu Gül’ün 2002 ve 2014 arasında başbakan, dışişleri bakanı ve nihayet cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı sırada Sever, basın baş danışmanıydı. Gül, yayınlanmadan önce kitabı okumuş; bu anlamda Sever’in yazdıkları Gül’ün görüşlerinin gerçek bir yansıması olarak düşünülebilir.

Kitap Türkiye’de pek çok kişinin zaten bildiği şeyi teyit ediyor: Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan, bilhassa Gül’ün 2007’de cumhurbaşkanı olmasından sonra, birçok önemli konuda fikir ayrılığı yaşadı. Gül, Erdoğan ve Davutoğlu hükümetlerinin Suriye ve Mısır politikasında hemfikir değildi, Erdoğan’ın Gezi Parkı protestolarını şiddetle bastırmasının bir hata olduğunu düşünüyordu ve yolsuzluk yaptıklarından şüphelenilen dört AKP’li bakanın Yüce Divan’a gönderilmeleri gerektiği görüşündeydi.

AKP’li yıllara dair ilk görgü tanıklığı niteliğindeki kitap, kesinlikle parti içinde çok sayıda kişiyi kızdıracak. Şamil Tayyar, Sever’i ve dolaylı olarak Gül’ü partiye el bombası atmakla suçlamakta gecikmedi. Sever’in kitabına başka kimler ne tepki verecek bekleyip görelim. Bu bize AKP’nin önemli isimlerinden hangilerinin Erdoğan’ın mirasını korumaya hâlâ sıkı sıkıya bağlı olduğunu, hangilerinin bazı şüpheler içinde bulunduğunu ve hangilerinin taraf olmayıp sessiz kalmayı tercih ettiğini göstermesi açısından içerideki duruma dair iyi bir izlenim sağlayabilir.

Kitabın yayınlanmasıyla ilgili dikkatimi çeken nokta Gül’ün “partinin ya da ülkenin çıkarlarına zarar vermek istemiyor” oluşuna yapılan vurguydu. Birincisi, kitap -daha önce bitmiş olmasına rağmen- 7 Haziran seçimlerinden sonra yayınlandı, zira Gül, AKP’nin seçim başarısına zarar vermek istemiyordu. Sonuçların hayal kırıklığı yaratması durumunda AKP’li arkadaşları tarafından suçlanmaktan kaçındı. İkincisi, Erdoğan ve Davutoğlu ile olan fikir ayrılıklarına dair yaptığı çok sayıda konuşmaya rağmen Gül, hiçbir zaman muhalif bir görüşle kamuoyu önünde olmadı. Ya da olduğunda, asla gerçekten bir politika değişikliğini zorlamadı, zira böyle bir durumda Erdoğan’la tartışmaya gireceğini, kitaba göre de bunun “ülke için iyi olmayacağını” biliyordu.

Bu anlamda kitap, Gül’ün çatışmalardan kaçınmayı tercih eden ve kurduğu parti ya da yönettiği ülke için daha iyi olduğunu düşünürse sessiz kalma iradesi gösteren ağzı var dili yok bir kişi olduğu yönündeki popüler algıyı doğruluyor.

Eski bir siyasetçi olarak, şahsi tecrübemden, bir parti içinde, hatta her daim hükümet dışında kalan Hollandalı Yeşiller gibi küçük bir parti içinde bile, parti çizgisini savunmak ve dahili anlaşmazlıkları örtmek hususunda nasıl büyük bir baskı olduğunu biliyorum. İki sefer buna uymamış ve farklı görüşlerimi kamuoyuna açıklamıştım. En hafif deyimiyle söylemek gerekirse parti liderliği bunu hiç hoş karşılamamıştı. Diğer yandan, benimle aynı fikirde olan o parti üyeleri nihayet birinin çıkıp partinin o belli konuda bölündüğünü gösterdiği için mutluydu. Onların görüşüne göre, bu konuda sessiz kalmak, partinin uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmeyecekti.

Gül’ün AKP ve Türkiye için kritik olan meselelere dair sessiz kalmasının, hem AKP’ye hem de Türkiye’ye, farklı görüşte olduğunu kamuoyuna açıklamasından daha fazla zarar veren bir noktaya ulaştığı kanaatindeyim.

Elbette, Gül’ün o zamanki sorumlulukları benimkinden çok daha fazlaydı, ama mekanizma aynı. Evet, genelde bir politikacı için söz gümüş, sükût altındır. Ama bir başka deyişe göre de sükût, ikrardan gelir.

Sever’e göre, Gül şöyle net bir vizyonla siyasete dönmeyi istiyor: “AB üyelik sürecini yeniden canlandırırdım. Dış politikadaki hataları düzeltirdim. Ülke çok kutuplaşmış durumda ve bu durumu düzeltmek için gerekli adımları atardım. Demokratikleşmeye odaklanırdım.” Eğer Gül, AKP içinde çok sayıda kişinin takip edecek yeni bir yol aradığı bugünlerde bu görüşlerinin arkasında durmak niyetinde olduğunu göstermezse, yakında bunun için çok geç olabilir.

17.06.2015 19:30