TAKİP ET

Avrupa için kötü zamanlar

Avrupa’ya inanan ve sadakat duyan biri olmak bugünlerde hiç kolay değil. Avrupa Birliği’nin (AB), kıtayı milyonlarca Avrupalı için daha yaşanası bir yer yapan muazzam bir proje olduğuna hâlâ inanıyorum.

Geçmişte kanlı savaşlarla darmadağın olan bir bölgeye istikrar, barış ve refah getirdi. Küçük ve orta büyüklükte Avrupa ülkelerinin, eski (ABD) ve yeni (Çin, Hindistan) devlerin hâkimiyetindeki bir dünyada rol oynamasının yegâne yolu işbirliği yapmak ve birleşmek. AB aynı zamanda oluş halinde bir proje. Yani birliğin hedeflerinin ve kurallarının arada bir yeni koşullara uyarlanması gerekiyor, çünkü dünya hızla değişiyor.

Geçen hafta AB’nin, ortak bir karşılık üretmek yönündeki acil gereklilik ile egemen ulusların kendi tercihlerini yapması yönündeki kuvvetli hissiyat arasında yeni bir denge kurmasının çoğunlukla nasıl tartışmalı ve kafa karıştırıcı olduğunu bir kez daha gördük. İki kritik soru var ortada: Yunanistan ekonomisi nasıl kurtarılacak ve yeni devasa mülteci dalgasıyla nasıl başa çıkılacak?

Yunanistan’la ilgili olarak yeni bir son tarih belirlendi. Cumartesi günü Euro Bölgesi maliye bakanları Yunan hükümetiyle bir kez daha bir anlaşmaya varmayı deneyecek. Yunanistan’a yönelik kurtarma fonlarının kalan 7,2 milyar Euro’sunu serbest bırakmak için bu anlaşma zaruri. Atina salı günü IMF’ye 1,6 milyarlık ödemesini yapmak ve Yunan ekonomi sinin işlemesini sağlamak için bu paraya ekmek su misali muhtaç. Yunanistan’ın kredi kaynakları (Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF) Başbakan Alexis Çipras liderliğindeki hükümetinden emekli maaşları ve vergiler konusundaki bütün reformları uygulamasını isterken, Yunanlılar yeni kemer sıkma önlemlerinden bıkmış usanmış durumda. Gelecek hafta Yunanistan’ın parasız kalmasını önlemek, yani Yunanistan parlamentosunun pazar günü, diğer ülkelerin yanında Almanya parlamentosunun da pazartesi günü onay vermesini sağlamak için bu hafta sonu bir anlaşmaya varılması gerekiyor.

Haftalarca süren müzakerelerin ardından gerçek mesele artık muhtemel bir anlaşmanın kesin ve tam rakamları falan değil. İki tarafın hâlâ siperlerinde olduğu, zamana oynamayı umduğu, ilkin karşısındakinin taviz vermesini beklediği doğru. Yine de söylenenlere ve rakamlara bakıldığında, bir uzlaşma bulmak mümkün olmalı. Fakat Yunanistan ile AB’nin geri kalanı arasında zurnanın zırt dediği yer güven eksikliği. Politico Brussels gazetesinin de yazdığı gibi: “Kredi verenlerin Yunanistan’ın solcu hükümetinin masaya koydukları uzun reform listesini hayata geçireceğine inancı pek yok. Öte yandan Atina da kredi verenlerin hükümeti düşürmeyi hedefleyen çok ağır talepler öne sürdüğü kanaatinde.”

Atina ve Brüksel kendi tabanlarına sonuna kadar canla başla savaştıklarını gösterdikten sonra bir son dakika anlaşmasının mümkün olduğuna hâlâ inanıyorum. Fakat ondan sonra bile AB dahilinde güveni yeniden tesis etmek uzun ve zorlu bir mücadeleyi gerektirecek. AB üye üyeleri, kendi nüfuslarının çoğunluğunun reddettiği mali ve kültürel düzenlemelere gerçekten mecbur edilebilir mi? Ekonomik ve siyasi birliğin bedeli ne kadar ağır olacak ve mevcut AB üyesi ülkelerin hepsi gelecekte bu bedeli ödemeye razı gelecek mi?

Geçen hafta diğer hayati meseleyle ilgili de bu tür ucu açık sorular gündeme geldi: AB üyesi ülkeler belli bir mülteci kotasını kabule zorlanmalı mı? İtalya ve Yunanistan’ın süregiden Suriyeli ve Afrikalı mültecilerle başa çıkmaya çalıştığı mevcut koşullarda, Avrupa Komisyonu 40 bin mülteciyi, kendisinin belirleyeceği zorunlu sayılar üzerinden Avrupa’nın geri kalanında yeniden iskan etmeyi önerdi. Hararetli bir tartışmanın ardından bilhassa doğu Avrupa ülkeleri kaç mülteciyi kabul edeceklerini belirlemek noktasındaki ulusal haklarından feragat etmeyi reddettiler. Sonuç şu: AB üyesi ülkeler mültecileri, ancak gönüllülük üzerinden belirlenen sayılarda barındırma sözü vermiş durumda.

Geçen hafta Avrupa’yla ilgili karşımıza çıkan acı gerçek şuydu: Yunanistan’la ve mültecilerle dayanışma konusundaki hoş sözler, AB’nin sözlerini nasıl yerine getireceği konusunda anlaşmaması sebebiyle giderek boş sözler haline gelmeye başlıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Donald Tusk durumu gayet güzel özetliyor: “Fedakarlık yapmadan dayanışmak ikiyüzlülükten başka bir şey değil.”

27.06.2015 09:30