TAKİP ET

Akademisyen olacağına mafya babası ol!

Geçen haftadan bu yana, hükümetin hoşuna gitmeyen bir dilekçeyi imzalayan bir Türk akademisyen olmanız halinde başınıza neler gelebileceği belli oldu: cumhurbaşkanı ve başbakan tarafından tehdit edileceksiniz, eğer şanssızsanız gözaltına alınacaksınız ve çalıştığınız üniversite sizi kapı dışarı etmeye çalışacak.

Bir hafta önce, bin 100’ü aşkın akademisyen ve araştırma görevlisi, Türk devletinin ülkenin güneydoğusunda Kürt nüfusun yoğun olduğu bazı şehir ve köylerde uyguladığı, Temmuz 2015’ten beri 100’den fazla sivilin hayatına mal olan operasyonlarını (sokağa çıkma yasakları, binaların yıkılması ve ağır silahların kullanılması) sert şekilde eleştiren bir bildirinin altına imza attı.

İmzacılara göre, bu şiddet eylemleri, ulusal ve uluslararası hukuka ve sözleşmelere aykırı ve bu nedenle derhal durdurulmalı. İmzacılar, hükümete Kürt sorununa çözüm bulma amaçlı barış sürecinin yeniden başlatılması için çağrıda bulunuyor. Bu, Türkiye’de ve yurtdışındaki çok sayıda kişi tarafından altına imza atılabilecek ve ABD ve Avrupa’nın geri kalanında çoğunluğun görüşünü yansıtan bir metin. Bununla beraber, dürüst olmak gerekirse, deklarasyonla ilgili bir sorun var: Türk devletinin sert reaksiyonunu kışkırtan PKK eylemlerine herhangi bir atıfta bulunulmuyor: özerk bölgelerin ilan edilmesi, polise ve orduya yönelik silahlı saldırılar.

İki ateş arasında kalan yerel nüfus için çok sayıda soruna yol açmış olan bu yasadışı ve tamamen amaca zarar veren adımların eleştiriden muaf tutulması, taktiksel bir hataydı. Bu ihmal, hükümetin ve milliyetçi çevrelerin akademisyenleri tek taraflı olmakla suçlamasını çok kolaylaştırdı. Bilhassa, bildirinin yayınlanmasından iki gün sonra, PKK’nın Diyarbakır yakınındaki bir polis karakoluna ve polis lojmanına saldırması ve biri bebek ikisi çocuk olmak üzere altı kişinin ölmesi durumu daha da kötüleştirdi.

Bu türden terör saldırılarının aynı derecede kınanması gerektiği doğru ve imzacıların büyük çoğunluğunun bunu yapmaya gönüllü olduğundan eminim. Ancak, daha dengeli bir metin bildiriye karşı olanlar tarafından şu anda sergilenen öngörülebilir suçlama oyunundan kaçınılmasını sağlayabilirdi.

Herhangi bir gelişmiş demokraside böylesi ihtilaflı bir bildiriyle ilgili hararetli bir tartışma olması normal olurdu. Türkiye’de yaşanan ise barış çağrısının iyi tarafları ya da eksiklikleri üzerine bir tartışma değil, Türk yetkililer tarafından yürütülen inanılmaz şekilde saldırgan bir cadı avı oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gözdağı ve tacize alenen izin vermesinin ardından, bazı üniversite yönetimleri çalışanları hakkında kovulmalarıyla sonuçlanabilecek işlemler başlattı, hevesli savcılar bildiriye imza veren akademisyenler hakkında cezai soruşturmaları işleme koydu ve Kocaeli’nde on iki imzacı gözaltına alındı. Kocaeli’nde ve başka yerlerde daha çok gözaltı olması muhtemel.

İfade özgürlüğüne ve akademik bağımsızlığa yönelik bu mutlak saygısızlığı çok daha dehşet verici hale getiren, aynı anda, daha önce organize suçlardan dolayı hüküm giymiş ve AKP sempatizanlığıyla bilinen bednam mafya babası Sedat Peker’in internet sitesinde imzacılara yönelik yayınladığı son derece tehditkar açıklama oldu: “Kanınızı akıtacak ve o kanlarla duş alacağız.”

Erdoğan ya da Davutoğlu, Türk vatandaşlarına karşı bu açık şiddet çağrısı ile ilgili olarak ne söyledi? Hiçbir şey. Savcılar, Peker’in korkuya ve paniğe yol açan bu tehdidini duyduklarında ne yaptılar? Hiçbir şey. Ankara’da üç avukatın Peker’in açıklamalarıyla ilgili soruşturma başlatılması talebinin ardından savcılar ancak harekete geçti.

Son birkaç aydır, Türkiye’nin, Amerikalı Türkiye uzmanı Howard Eissentat’ın deyimiyle Güneydoğu’da “tamamen öngörülebilir şiddet çağlayanına” dönüştüğünü görmek zaten son derece üzücüydü.

Türkiye’de hükümetin politikalarıyla hemfikir olmadığınızı dile getirmenin son derece tehlikeli hale geldiğine tanık olmak da aynı şekilde ürkütücü.

Üstelik ve aslında ülkenin Cumhurbaşkanı’nın aleni azarının sonucunda, işiniz, belki de hayatınız tehlikede. Yazık Türkiye’ye.

16.01.2016 19:45