TAKİP ET

AB, Erdoğan’ı nasıl idare etmeli?

AB-Türkiye ilişkileri açısından yoğun bir hafta oldu. Nihayet, salı günü, AB’nin uzun süredir beklenen yıllık Türkiye raporu yayınlandı ve birkaç gün sonra AB liderleri, mülteciler konusunda yapılacak bir AB-Türkiye anlaşmasına hızlıca son halini vermeye yeşil ışık yaktılar.

Anlaşma, bu ayın sonunda ya da aralık başında, Brüksel’de yapılacak özel bir AB-Türkiye zirvesinde resmen kabul edilecek.

Brüksel ile Ankara arasında bu yeni yoğun temas turu, Türkiye’de ve Avrupa’da, bilhassa Türkiye’nin AB üyeliğini her zaman desteklemiş olanlar arasında karışık tepkilere yol açtı. Bazıları mevcut devinimi, durmuş olan müzakerelerin yeniden canlandırılması için iyi bir fırsat olarak görüyor. Tercihen, AB raporunda, son birkaç yıl boyunca ciddi bir geriye gidişin gerçekleştiği ifade edilen iki önemli ve hassas alan da; yargının bağımsızlığı ve insan hakları. Yeni Türk hükümetini bu alanlarda AB standartlarını uygulamaya zorlamak, demokratikleşme sürecini yeniden rayına koymak için kalan az sayıdaki fırsattan biri olabilir.

Diğerleri ise acı bir şekilde hayal kırıklığına uğramış, umutlarını kaybetmiş durumdalar ve bu kritik raporun gecikmesini ve AB’nin bedeli ne olursa olsun mülteciler konusunda bir anlaşmaya varma istekliliğini, AB liderlerinin Türkiye’nin AB üyeliğini çöpe attıkları ve bundan sonra Türkiye ile yapılacak tek anlaşmanın zaruri komşuluk ve stratejik ortaklık olarak gerçekleşebileceği şeklinde yorumluyorlar. Avrupa’daki Türkiye taraftarı çevreler ve Türkiye’deki AB savunucuları arasında, analizlerdeki ve bakış açısındaki bu muazzam farklılık, hepimizi AB’nin Türkiye’yi nasıl idare etmesi gerektiği yönündeki çetrefilli soruya kafa yormaya zorluyor: Hukukun üstünlüğünün ve demokratik değerlerin ağır saldırı altında olduğu aday bir ülke, fakat aynı zamanda var olan bir krizle başa çıkmada AB için zaruri bir ortak.

Öncelikle, kısaca rapordan bahsedelim. Kimileri, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’nin çok sayıda eksiğine dair bu yılki eleştirisinin, daha önceki ilerleme raporlarıyla karşılaştırdığında zayıf olduğunu öne sürdü. Bu doğru değil. Raporun yazarları, daha önce herhangi bir raporda görmediğim kadar sert bir dil kullanmışlar. “Baştan başa olumsuz gidişat”, “kuvvetler ayrılığı ilkesinin altının oyulması” ve birkaç alandaki “dikkat çekici gerileme” gibi terimler, Brüksel’in Türk demokrasisinin durumuyla ilgili ciddi şekilde kaygı duyduğuna işaret ediyor. Raporla ilgili sorun, üslup değil, zamanlama. Raporun yayınlanmasının, 1 Kasım seçiminden sonraya ertelenmesi hataydı ve AB’nin öncelikli olarak mülteciler konusunda bir anlaşma koparmak istediği spekülasyonlarına yol açtı.

Ayrıca söz konusu anlaşma, tüm taraflardan tepki aldı. Daha önce de yazdığım üzere, aynı fikirde değilim. Tartışma konusu olan 3 milyar Euro’nun elbette etkili ve şeffaf bir şekilde kullanılması gerekiyor. Ama eğer karşılığında Ankara, kaçakçılara engel olmak için daha fazla şey yapacaksa, Suriyeli mültecilere emek piyasasını açacaksa ve mültecilerin çocukları için eğitim koşullarını iyileştirecekse, herhangi birinin böyle bir anlaşmaya neden karşı çıktığını anlamıyorum. Eğer Türkiye, yasa dışı göçmenlerin geri kabulünü artırma vaadini yerine getirirse, Avrupa da Türk vatandaşları için vizesiz seyahat sağlanması girişimlerine hız verme sözünü tutmalı. Eğer Türkiye müzakere sürecini canlandırmak isterse, Türkiye’nin üyeliğini isteyenlerin bunu sırf Erdoğan önerdiği için reddetmeleri son derece kötücül olmaz mı? Burada gördüğüm asıl sorun, Türkiye’deki durumun daha da kötüleşmesi halinde ne yapılacağı. Aynı zamanda kalan son eleştirel medyayı alenen susturmuş olan bir hükümetle ifade özgürlüğünü tartışmak hâlâ meşru mu? Ülkenin bir bölümünde olağanüstü hal söz konusuyken ve bunun sonucunda insanlar ölmekteyken, müstakbel üyelik için müzakere yapmak ahlaken ve siyaseten kabul edilebilir mi?

Şimdiye kadar, her zaman AB-Türkiye görüşmelerinin askıya alınmasını reddettim, zira bu Türkiye’nin üyelik beklentilerini kesin olarak bitirirdi. Bu, aynı zamanda Türkiye’deki demokratları, Türkiye’de yavaşça beliren seçilmiş despotizme karşı mücadelelerinde bir başlarına bırakmak anlamına gelecekti. İtiraf etmek zorundayım ki, bu itirazların yeniden değerlendirileceği an yaklaşıyor, zira Türkiye itibari değerin altında performans göstermeye başladı ve AB, anlamlı müzakereler için gereken en asgari koşulların yok olduğunu kabul etmek zorunda kalacak. Yakın zamanda bu noktaya gelmememizi ancak umut edebilirim.

15.11.2015 08:17