TAKİP ET
İsmail Kul

İsmail Kul

Tarih okumanın faydaları

Bazen daha iyi görmek için iki adım geri gitmek gerekebiliyor. Fazla yakınlık görüşü flulaştırabiliyor.

Ben de öyle yapayım dedim. Bugünün gündemine esir olmaktan kurtulmak için biraz tarih okudum. Son günlerde İslam tarihi ile ilgili iki kitabı bitirdim. Biri Karen Armstrong’un, diğeri Adam Silverstein’ın. Berlin kütüphanelerinden rastgele seçtiğim kitaplardı bunlar.

Şimdi diyeceksiniz ki: Kardeş, bunlar Batılı yazarlar, biz İslam tarihini Batılı yazarlardan mı öğreneceğiz? Batılı yazarlar ne kadar objektif olabilir ki!

Eskiden böyle düşünenlere daha çabuk hak verebilirdim. Şimdi pek öyle düşünmüyorum. Bu isimler tam objektif olmayabilir. Ama yerli yazarların daha objektif olduğu sonucu çıkmaz bundan. Eğer Batılı tarihçilerde objektiflik sorunu varsa bizdeki tarihçilerde de ciddi manada objektiflik sorunu olduğunu, tarihe çok seçici baktıklarını, hamaset yaptıklarını düşünüyorum.

Bu bizde o kadar yaygın ki, Osmanlı deyince birçoklarının aklına saraylar, askeri zaferler filan geliyor. Ama Osmanlı’nın son 300 yılının çöküşle geçtiği, sarayların çöküş döneminde, ülke yoksulluk yaşarken yapıldığı unutuluyor.

Hadi diyelim daha öncesine, Fatih dönemine gittiniz.. Ama oralarda da yine bazı şeyleri kaçırmışız. Avrupalı bilimsel ilerlemenin, sanayileşmenin temellerini atmış, bizimkiler bu adımları ıskalamış. Sonra da giderek makas açıldıkça açılmış.

Ama burada amacım Osmanlı tarihini tartışmak değil. Tarih okumanın bize bugünler için de fikir verdiğini ifade etmek istiyorum, o kadar. Sözünü ettiğim iki tarih kitabını okurken bazı düşündüğüm şeyler oldu.

Mesela:

Bugün psikologlar siyaseti uyuşturucuya benzetiyor. Siyaseti bırakan siyasetçilerde de uyuşturucudan mahrum kalan bağımlıların belirtilerinin görüldüğünü söylüyor.

Tarihi okuyunca da görüyorsunuz. İslam tarihinde dört halifeyi Emevi dönemi, onları Abbasi dönemi takip ediyor. Emevilerde siyaset uğruna nasıl masum insanlara kıyıldığını görüyorsunuz. Yezid ve Hz. Hüseyin isimleri örnek olarak yeter.

Abbasilerde iktidarı ele geçirmek için nasıl dinin kullanıldığını, bir kere iktidar ele geçirildikten sonra da nasıl gösterişe yönelişin, halifenin Allah’ın yeryüzündeki gölgesi diye anılmaya başladığını görüyorsunuz.

Demek, siyasi yetki verdiğiniz kişinin yetkileri sınırlandırılacak. Yoksa ağızdaki dini laflara bakarak sınırsız yetki verdikleriniz karşınıza bir diktatör olup çıkıyor. Almancada bir söz var, fırsat hırsız yapar diyor (Gelegenheit macht Diebe). Fırsat sadece hırsız yapmıyor, başka şeyler de yapıyor.

Daha yakın dönemlere geldiğimizde ise bahsettiğim kitapları okurken şunları düşündüm:

Osmanlı Batı karşısında yenilgiler almaya başladıkça arayış başlıyor. Önce askeri alanda reformlar yapılıyor. Ama yine de çöküş önlenemiyor. Cumhuriyet kuruluyor. Osmanlı’da başlayan dünyaya ayak uydurma hareketi cumhuriyetle devam ediyor, devletin politikası oluyor.

Bu gidişat karşısında bir kesim ise bunu ülkenin doğal yolundan ayrılma olarak görüyor. Yerelcilik, ülkenin asli değerleri, İslamcılık filan edebiyatı yapıyor.

Ve.. 80 yıllık bir cumhuriyet deneyiminden sonra ülkenin öz değerlerini temsil ettiklerini iddia edenler iktidara geliyor. 15 sene geçmedi, işler çıkmaza girmiş durumda. Cumhuriyet tek partili sistemden çok partili sisteme geçmişti, şimdi çok partili sistemden tek partili sisteme geçiş sancıları ile karşı karşıyayız.

Sonuç?

Ülkenin asli değerlerini temsil ettiğini söyleyenlerin sıvası çok çabuk döküldü. Allah korkusu vardır, hak çiğnemez sanmıştık, meğer siyaset uğruna feda etmeyecekleri değer yokmuş.

Aslında iyi oldu. En azından bazı şeyleri daha yaşayarak öğrenmiş olduk. Bazı değerlerin kişi ve cemaatlere özel olduğu, ortak hayatın ortak akla göre düzenlenmesi gerektiği dersini çıkarırsak.. Tarihe hamasetle bakmak yerine biraz daha gerçekçi bakmayı, bütün suçun başkalarında olmadığını, geri kalmada bizim de hata ve ihmalimiz olduğunu anlarsak sanıyorum buradan karlı çıkacağız.

Yoksa kavgaya, bataklıkta debelenmeye devam.

05.02.2015 19:30