TAKİP ET
İsmail Kul

İsmail Kul

Stuttgartlı misafirlerimizin soruları

Dün Berlin büromuzun misafirleri vardı.

Stuttgart yakınlarından gelmişler; Nürtingen, Esslingen, Kirchheim unter Teck gibi kasabalardan.

Berlin’i gezmişler, gelmişken gazetemiz bürosunu da ziyaret etmişler. Arkadaşımız İsmail Çevik de vardı, enteresan bir sohbet oldu.

Hani birileri bunlar hain filan diyor ya..

Okuyucularımızın sohbette ilk sorusu şu:

Almanya’daki Türkler nereye gidiyor, 50 sene sonra nerede olacaklar?

İkinci soru: Türkiye nereye gidiyor?

Aslında onlar da biliyor, kimsede net cevap olmadığını, herkesin kendi penceresinden değerlendirmede bulunduğunu.

Ama bu sorular bu insanların ilgilerinin, kaygılarının yönünü gösteriyor.

Böyle hain mi olur?

Belki de olur. Belki de hırsızın baş tacı, onu yakalayan polisin suçlu olduğu bir ülkede hain sayılmak için tam da böyle olmak gerekiyor!

Neyse.. Biz bu meseleyi şimdilik bir kenara bırakıp dile getirilen iki soruya geçelim. Sanıyorum bu sorular sadece bu bölgedeki insanımızın değil, herkesin kafasında dolaşan sorular.

Laf aramızda, Almanya’daki Türkler 50 sene sonra ne olacak sorusunun cevabını bilmediğim için (orada bilmiyorum da diyemiyorsunuz..) topu başka bir alana yönlendirmeye çalıştım. Almanya’daki Türklerin 50 sene sonra nerede olacağı önemli değil, bizim bugün ne yaptığımız önemli demeye çalıştım.

Sonra bu konuyla ilgili düşünürken Bediüzzaman’ın bu meseleye tam da oturan insanın ilgi dairesi – etki dairesi şeklindeki yaklaşımına rastladım. Şöyle diyor:

İnsanın bir ilgi alanı var. Bu kalp ve mideden başlayıp, beden ve hane, mahalle, şehir ve ülke üzerinden insanlığa kadar uzanır. İnsan hepsine ilgi duyabilir. Ancak insanın bir de etki alanı, etki dairesi vardır. Kendi bedeninden, isteklerinden başlayıp ailesine, oradan da konumuna göre mahallesine, şehrinde ve hatta ülkesine kadar uzanır..

İnsanın sorumluluğu da aslında etki dairesinde yapabilecekleri ölçüsünde. Kendi etki dairesindeki sorumluluğu ihmal edip de ilgi dairesine, en uzaktaki halkaya odaklananlar aslında enerji kaybından başka bir şey yaşamıyor..

Evet, bu aslında benim tarafımdan da yaşayarak tecrübe edilmiş bir şey. Kaç yıldır cumartesileri ZDF’deki  ’Das aktuelle Sportstudio’ programını kaçırmamaya çalışırım, ama bugüne kadar ne Dortmund’un ligi dibine düşüşüne engel olabildim, ne bir gram kilo verebildim. İlgi alanı işte..

Aynı mantıkla aslına Türkiye nereye gidiyor, ne olacak ülkenin hali sorusuna da yaklaşabiliriz.

Türkiye’nin nereye gideceği sadece bizim elimizde olan bir şey değil. Buna toplum karar verecek. Çoğunluk nereyi isterse oraya gidecek ülke. Ama bundan daha önemli olan bizim ne yapacağımız. Eğer biz ev ödevimizi yaparsak kazanan olacağız. Zaten birinci derecede sorumlu olduğumuz alan da bu.

Ayrıca şu görüşümü de dile getirdim:

Benim içim benim ne yaptığım önemli. Kendimi neden toplumun geneli için sorumlu hissedeyim ki? “Çalıyor ama çalışıyor“, “Çalıyorsa benim paramı çalıyor, sana ne” diyen bir zihniyet için ben kendimi neden sorumlu hissedeyim?..

Eric Hoffer Der Fanatiker isimli eserinde, “Kişi kendi şahsında ne kadar az artı değer, mükemmellik görüyorsa milletine, ırkına, göklere çıkardığı bir düşünceye o derece fazla mükemmellik ve değer atfeder“ der.

Misafirlerimizden biri, ”İyi söylüyorsunuz da, yine de kendimizi orayı düşünmekten alamıyoruz“ diyordu.

Orası da doğru.  Bu da onlardaki geldikleri ülkenin, toplumun gidişatını düşünmenin bir ifadesi. Sanırım bu nokta Alman teolog Reinhold Niebuhr’un o meşhur sözünü hatırlamanın tam zamanı:

“Allah’ım, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul edecek huzuru bağışla.

Değiştirebileceklerimi değiştirecek cesaret ver.

Ve bu ikisinin arasındaki farkı görmemi sağlayacak bilgeliği.“

08.02.2015 21:00