TAKİP ET
İsmail Kul

İsmail Kul

Avrupa’da Yüksek İşçilik Tahsilinden AKP Adaylığına

Türkiye yine seçim arifesinde.

Partilerin aday adayları boy gösteriyor. En renkli adaylar da AKP’de.

„Yasak aşkın meyvesiyim, AKP’nin adayıyım“ diyen de var, kendine (haşa) Allah’ı referans gösteren de.

Kostümler de bir numara. Burada karnavala katılsalar Alman karnaval kostümcüleri „Biz bunca yıl boşuna yaşamışız“ deyip mesleği bırakır.

AKP aday adayları arasında benim de eski bir arkadaşım var. Hatta bir dönem beraber kalmıştık.

Seçim afişinde birkaç yabancı dil bildiğini yazıyor. Ben o dönem işçi olduğunu sanıyordum, meğer yüksel tahsil yapıyormuş.

Burada konum o değil. Benim anlamaya çalıştığım şu:

Bu kadar yolsuzluk, bu kadar iddia varken öyle bir arkadaşım nasıl AKP’den aday olur? Bizim gördüklerimizi görmüyorlar mı?

Doğrusu, insan bazen şüpheye düşecek gibi oluyor. Bu kadar insan yanılabilir mi?

Galiba bizim gibilerin bazen acaba demesi de normal. Geçen Ash Deneyinden söz etmiştim. İnsan etkilenmeye açık bir varlık.

***

Bunları düşünürken geçen izlediğim bir film aklıma geldi. İsterseniz o filmle (Der fremde Sohn) durumumuza bir ışık tutalım.

Clint Eastwood çekmiş 2008’de. Başrolde Angelina Jolie oynuyor. Film 1928 yılının Los Angeles’inde geçiyor, gerçek bir hikayeye dayanıyor. Benim en çok ilgimi çeken yönü şu oldu:

Angelina Jolie annedir, 9 yaşında oğlu vardır. Ve, bir gün bu çocuk kaybolur. Evde, etrafta arar, bulamaz, polise gider.

Ancak o dönemin Los Angeles polisi polis olmaktan çıkmıştır. Ayrıca yakında seçim vardır. Belediye başkanı polise iyi haberlere konu olması için baskı uygulamaktadır.

Altı ay kadar sonra anneye çocuğunu bulduk derler, başka bir çocuğu getirirler. Gazeteciler de ayarlanmıştır; trenden inen çocuğu anneye teslim ederken fotoğraf çekerler, haberini yaparlar.

Ama anne, “Bu benim çocuğum değil” der. „Hayır, bu senin çocuğun. Geçen beş ay içinde değişmiş, onun için tanıyamıyorsun“ derler.

Anne eve gelir, kendi çocuğunu ölçtüğü kapı eşiğinde boyunu ölçer, 8 santim kısa olduğunu görür.

Eve doktor gönderirler:

„Çocukların stres dönemlerinde boyunun kısalması tıbbın bildiği bir şeydir. Çocuğu reddetme, yoksa psikolojisini bozarsın“ diye uyarıda bulunur.

Anne durumu topluma mal etmeye karar verir.

Bunun üzerine karakola getirtilir, polis, “Galiba çocuğunuzun yokluğunda özgürlüğün tadını aldınız, şimdi çocuğunuz için sorumluluk üstlenmek istemiyorsunuz, sorumsuzsunuz!“ der, apar topar akıl hastanesine gönderir.

Akıl hastanesinde anne zaman zaman baş psikiyatriste götürülür.

„Hala getirilen çocuğun size ait olmadığını mı söylüyorsunuz?“ diye sorar başhekim. Çocuk benim değil demesi hastalığının devamı diye yorumlanmaktadır, yabancı çocuğu kabul ederse de kendi çocuğundan vazgeçmiş olacaktır.

Başhekim şu tercihi sunar:

„Çocuğun sizin olduğunu imzalarsanız kapı orada, yoksa buraya kalmaya devam.“

***

Şimdi bize de birileri diyorlar ki:

„Arkadaşlar kabul edin, memlekette en ufak yanlışlık yok, herşey yolunda.“ Buna inandırmak için her şey ayarlanmış. Filmdeki gibi polisi de var, psikologları, doktorları da. Koca havuz medyası var.

Tek istedikleri ortaya koydukları tablonun bizim kültürümüz, medeniyetimiz, ahlakımız olduğunu kabul etmek. Duygularımıza, aklımıza değil, telkinlere inanmak.

***

Ha, bu arada arkadaşıma – adaylığını yakmamak için ismini vermiyorum – başarılar diliyorum. Gördüğüm kadarıyla mecliste yabancı dil değil birtakım fiziki özellikler daha çok kullanılıyor. Seçime kadar bir kick-box kursuna gitmesini öneriyorum. Ama Capoeira, Jiu Jitsu veya Aikido da olabilir. Renkler ve savunma sporu tercihleri tartışılmaz.

Her yiğidin kendine göre bir yumruk sallayısı vardır sonuçta.

05.03.2015 19:30