TAKİP ET
Yaşar Yeşilyurt

Yaşar Yeşilyurt

Güçlülerdeki endişe güçsüzlerdeki tevekkül

Ruşen Çakır “Cemaat denizin ortasında gemileri yaktı” diye başlık atmış bir yazısına. Sadece sebepler açısından, güç dengeleri açısından bakarsanız son derece doğru. Bir tarafta %50 oyuyla, belediyeleriyle, neredeyse kendi şirketi gibi yönettiği medyasıyla, devletten 100 milyar TL ihale alabilmiş zengin işadamı dostlarıyla, meclisin üçte ikisini oluşturan ve asla sesini aksi istikamette çıkaramayan milletvekilleriyle ve devletin askeriyle, polisiyle bütün gücünü elinde bulunduran Cumhuriyet tarihinin en güçlü hükümeti, diğer yanda bütün bunlardan mahrum, kendisine sempati duyan bir devlet memurunun bile uğradığı haksızlığı gideremeyen bir hizmet hareketi.

Yukarıda bahsi geçen başlığı görünce gayr-i ihtiyari aklıma yıllar önce dinlediğim bir hatıra geldi. İnönü büyük bir hezimetle Menderes’e karşı seçimleri kaybedince yakın çevresine demiş ki “Bizi Said Nursi mahvetti.” Bunu duyan o dönemin gazetecilerinden birisi şöyle yazmış: “İnönü’nün makamı var, parası var, adamları var, herşeyi var. Said Nursi’nin makamı yok, parası yok, adamları yok. Nasıl olur hiçbir şeyi olmayan bir adam herşeyi olanı mahveder?”

Benim için bu bir kıssa, vakanın doğruluğunu bilemem ama mesajı doğru. Tarih buna benzer olaylarla doludur. İbretle bakarsak, bu tür vakalar sebeplerin ötesindeki bir gücün varlığına işaret ederler. Hayata “güç” penceresinden bakarsanız bunları elbette göremezsiniz. Bunlar “hakikat ve hikmet” penceresinden görülürler. Gücüne güvenip ilahi hikmeti hafife alanlar genelde denklemi güçleri üzerinden kurarlar. Bazen kısa dönemde başarılı gibi gözükseler de uzun dönemde kaybederler, şubat soğuğunun generalleri gibi.

Yolsuzluğun komplo gibi ipe sapa gelmez şeylerle örtbas edilmeye çalışılması, komplo saçmalığına insanları inandırabilmek için inanılmaz medya desteği, apar topar onlarca adamın hiçbir hak-hukuk tanımadan diktatörce görevlerinden uzaklaştırılması hükümet cephesindeki apaçık paniği ortaya koyuyor. Belli ki büyük bir korku var, endişe var.

Halbuki esas endişe duyması gerekenler hizmet gönüllüleri. Daha dün onca emek, alınteri ve fedakarlıkla kurdukları yüzlerce dershane bir balyoz darbesiyle paramparça edilecekti. Son anda plan siyasi bir hesapla sadece ertelendi. Yapabildikleri tek şey dua etmek ve tweet atmaktı.

Şimdi ülkenin başbakanı hepsini birden tehdit ediyor: “İninize gireceğiz ininize. Didik didik edeceğiz ve devletin içindeki bu örgütleri teşhir edeceğiz. Türkiye’yi karanlık örgütlerden kurtaracağız.”

Bu “inlerinde yakalama” tabirini ben 11 Eylül’den hatırlıyorum. O zaman Bush çıkmış, “Bu teröristleri inlerinde yakalayacağız” diye tehditler savurmuştu. Tarz aynı tarz, halet-i ruhiye aynı: güçlüyüm, ezerim, yok ederim.

İşin ilginç yanı, hizmete gönül vermiş arkadaşlara bakıyorum, herkeste fevkalade bir “haklı olmaktan kaynaklanan teslimiyet ve tevekkül” hali var. “Bu işin sahibi Allah, herşey yoluna” girer havası hakim. Elbette üzülüyor insanlar, dua ediyorlar. Hocaefendi’nin ızdıraplı konuşmaları onları da dilgir ediyor. Fakat bir istikbal endişesi ben şahsen görmüyorum kimsede.

Biraz da şaşırıyorum aslında, daha fazla endişe olmalı diyorum kendi kendime. Bunca fedakarlıklarla inşa edilmiş bu kristal avize parçalanmakla tehdit ediliyor. Bu tevekkülün şuuraltındaki sebebi belki hizmete gönül verenlerin bildiği ama tehditler savuranların göremediği şu gerçek: hizmet nihayetinde bir kurumlar müesseseler bütünü değil, bir idealler ve metodlar bütünüdür. Müesseseleri yok edebilirsiniz ama ya idealleri.

Belki de bunca yıldır atlatılan badirelerden her seferinde bu hizmetin daha güçlü çıkması, Bediüzzaman’ın “inayet altındayız” müjdesi, İlahi taahhüde olan inancı en zor şartlar altında bile sarsamaz hale getirmiş.

En sarsıcı fırtınalar ortasında bile “sekine” yudumlayabilmek, imanda itminana ulaşmış gönüllere nasip olsa gerek. Ne hoş!

26.12.2013 10:40