TAKİP ET
Yaşar Yeşilyurt

Yaşar Yeşilyurt

Fırtınalar ve Savrulmalar

İslam tarihinin ilk dönemlerinden çokca nakledilen örnek bir hadise vardır. Hazreti Halid bin Velid orduların başkomutanıdır, askeri bir dehadır ve zaferden zafere koşmaktadır. Beklenmedik bir zamanda halife Hz. Ömer kendisini vazifeden azleder ve merkeze celbeder. Herkes bu ani karardan şaşkındır ama Hz. Halid bin Velid kemal-i tevekkülle karşılar kararı. Huzura çıkarıldığında Hz. Ömer kararın gerekçesini kendisine açıklar: “Allah şahit ki seni çok seviyor ve takdir ediyorum, insanlar başarıları senin şahsında buluyorlar fakat ben biliyorum ki bu muvaffakiyetleri bize bahşeden Allah’tır.”

Her müminin olması gerektiği gibi tevhid inancında fevkalade hassas olan Hz. Ömer bu tasarrufuyla, bulanmış olan nazarları düzeltmiş ve müslüman orduları da başarılarından hiçbir şey kaybetmeden yollarına devam etmiştir. Demek “nazar bulanması” her devirde olabiliyor.

Böyle fırtınaların sert estiği zamanlarda düşünce dengesini tutturabilmek hiçte kolay olmuyor, imtihan sırrı olsa gerek. Samimi olduğunu düşündüğüm birçok kişi bugün bana göre benzer bir hal içinde.

Koca bir ülkenin başarısını bir veya birkaç kişiye bağlamak evvela şirk ölçüsünde bir adaletsizliktir. Bediüzzaman’ın izah ettiği ve hepimizin çok iyi bildiği bir prensip “bir ordunun zaferi bütün askerlere, başarısızlığı komutana verilir.”

Şimdi Türkiye’nin belli bir dönemdeki gelişmesi Allah’ın bütün bir millete lütfudur ama kötü idareden ortaya çıkan olumsuz gelişmeler idareciye aittir. Önce Allah’a sonra millete ait olanı birkaç kişiye vermek en azından adaletsizliktir ve hakikati görememektir. Allah milletin bütününü esas alır, üç-beş yöneticiyi değil.

Ortaya çıkan yolsuzluk operasyonuna şöyle bakıyor bazıları: Yolsuzluk kötü ama bu idarecilerin devam edebilmesi için fazla üzerine gidilmemeli, zira bunlar sayesinde çok başarılar kazandık. Koca bir milletin kaderini bir kişiye veya bir partiye bağlamak, onsuz bir ülke hayal edememek! Yusuf Kaplan gibi değerli bir yazarın en son çıkan acıklı yazısını okuyunca zannedersiniz ki bir millet bir adamın üzerine inşa edilmiş, o çekilse her şey yıkılacak. Kaldı ki vazgeçilmez zannettiğiniz, gittiğinde her şeyin altüst olacağını farzettiğiniz kişi fani bir insan ve ortadaki konu hırsızlık! Savrulma dediğim düşünce kaymalarından birisi bu.

Yıllarca ilmiyle takdir toplamış alimlerden birisi de, çok da kimsenin anlayamadığı bir üslupla yazdığı garip bir köşe yazısında “çoğunluğun menfaati için azınlık feda edilir” anlamında birşeyler söylüyor. Bu nasıl bir mantık! Azınlık kim, çoğunluk kim, feda edilecekler kimler? Halbuki bildiğimiz ölçü “bir gemide dokuz cani bir masum olsa o gemi batırılamaz, bir masumun hakkı feda edilemez.” Ama anlaşılan o ki rüzgar sert esince savrulmaların önüne geçmek zorlaşıyor.

Günün modası bu ya, hükümet-hizmet yorumları havada uçuşuyor. Dertsiz uyanıklar gündemden nemalanma peşinde, laf ebeliği almış başını götürüyor. Yazınızın başlığına cemaat kelimesini koydunuz mu reyting fırlıyor.

Bir diğeri pek çokları gibi safını “güçlü”den yana koyarken şöyle mantık yürütüyor: ‘hükümet’ mi ‘odak’ mı tercihinde hükümet diyor çünkü onu seçebiliyoruz diğeri kontrol dışı. Bu ‘odak’, ‘otonom güç’, ‘çete’, ‘paralel devlet’ söylemleri uzun zamandır kurgulanan birşey, yeni değil, hükümetin hizmeti yok etme planı kadar eskiye giden bir plan.

Bu mantığa göre devlet içinde herhangi bir başka aidiyet taşıyan herkes ‘otonom güç’ oluşturur. Çünkü bunların aralarındaki duygu-düşünce bağı onları bağımsız harekete sevkedebilir! Mesela Ülkücüler, CHP’liler, Mevleviler, Fenerbahçeliler… ismini siz koyun, sonu yok bunun. Bu tamı tamına “Ergenekon” mantığı! Devlet dediğiniz bir hukuki yapıdır, kurallar- kanunlar bütünüdür. Devlet mekanizmalarında görev yapanlar kendilerine tanınmış alanlarda kurallar içerisinde iş yaparlar. Bunu çiğneyen olursa cezalandırılır, görevden alınır.

Osmanlıda görev yapmış vezirlerin mezar taşlarında ‘mevlevi’, ‘kadiri’ gibi sıfatlar görürsünüz. Devletin işi milletin fertlerinin gönlündekileri takip etmek değil hukuka göre hareket etmektir. Bugün odak olmakla suçlanan hizmeti seven hangi memurun suç işlediğine rastlanmış? Odak yaygaraları, kurdun kuzuya söylediği “suyu bulandırma ha!” hikayesi, yani yok etmenin bahanesi. Suç bulamayınca yapabildikleri tayin yoluyla pasifize etmek, mümkünse işten atmak yani ademe mahkum etmek.

Hizmetin başına gelenler açısından bakılınca 28 Şubat benzeri zor bir dönem yaşanıyor. Sabah gazetesinin talihsizliği midir, o zamanlar “Gülen idamla yargılanıyor” diye manşet atmıştı, bugünkü manşetler de farklı değil: tehdit, korkutma ve saptırma dolu. O manşetlerden bugüne ‘galibiyet’ değil sadece ‘utanç’ kaldı. O gün nefislerine uyup savrulanlar tarih sahnesinde ademe mahkum oldular. Anlaşılan yarın da aynı şey olacak!

25.12.2013 16:59