TAKİP ET
Yaşar Yeşilyurt

Yaşar Yeşilyurt

Erdoğan ve Popp’un korku imparatorluğu

Başbakan Erdoğan bu hafta Berlin’e geldi. Schröder dönemini saymazsak, kendisinin Almanya ziyaretleri genelde sancılı geçiyor. Bunca yıldır Şansölye Merkel ile bir türlü uyum sağlayamadı.

Fakat bu sefer ki ziyaret biraz farklı. Kulislerde konuşulanlara ve başbakanın gündemine bakarsanız bu kez esas konu Türkiye-Almanya ilişkileri filan değil. Erdoğan Merkel’e ve Almanya’daki TürklereTürkiye’deki ‚paralel yapıyı’ anlatacak. Aslında yolsuzluk filan olmadığını, uluslararası güçlerin ‚Hizmet’i bir maşa olarak kullanıp, kendilerine nasıl komplo kurduklarını anlatacak.

Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’deki söylemlerine bakarsanız, Almanya kendisine kumpas kuran dış güçlerin başında geliyor ama hadi hayırlısı. Malum Gezi’yi de Almanlar planlamıştı, Lufthansa’yı kurtarmak için! Fakat Brüksel ziyaretinden anladık ki Türklere başka Avrupalılara başka telden çalıyor.

Başbakan 17 Aralık’tan bu yana herkesi ‘paralel devlet’e inandırmaya çalışıyor. Bu konuda o kadar emek harcıyor, o kadar gırtlak patlatıyor, o kadar kendini parçalıyor ki eşi benzeri görülmemiş. 16 Aralık’a kadar adı bile zikredilmeyen bir korkunç yapı 17 Aralık’ta hortluyor, hem de bütün dehşetiyle.

O kadar korkunç, o kadar hain, o kadar işbirlikçi bir yapı ki bu, aşağılaya aşağılaya tatmin olmuyor. Bu berbat yapıyı bütün iğrençlikleriyle ortaya koymaya azmetmiş.

Hizmet hareketinin, ne büyük bir tehlike olduğunu insanlara anlatmaya kendini adamışlardan biri de Almanya’da yaşayan genç bir gazeteci: Maximilian Popp.

Yazdıklarına bakarsanız en büyük ilgi alanı Hizmet Hareketi. Kariyerini buradan yapmayı planlıyor olacak ki sürekli Hareket hakkında yazıyor.

Bir gazeteci istediği konu hakkında yazar, istediğini eleştirir. Fakat Popp’un tarzı Erdoğan’ınki ile aynı: korku imparatorluğu fikri oluşturmak! Öyle anlaşılıyor ki konu Hizmet Hareketi olunca duygu ve düşüncede fevkalade ittifak içindeler. Her ikisi de, Hizmet’in insanlık için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu anlatmaya adamışlar kendilerini.

Hal böyle olunca, en son çıkan yazısı için insanın içinden ‘zamanlaması manidar’ demek geçiyor ama ben demeyeceğim.

Popp, Hocaefendi için ‘mafya babası’ benzetmesi yapmıştı, başbakan da terör örgütü ‘haşhaşi’ benzetmesi yapıyor. Her ikisi de ‘gizli örgüt’e vurgu yapıyorlar. Fakat bu nasıl bir gizlilikse, buna kimsenin aklı ermiyor. Stadyumlarda, binlerce kişinin katıldığı salonlarda sürekli programlar düzenleyen bir gizlilik… onlarca ülkede her birini yüzbinlerce insanın gelip ziyaret edebileceği kültür festivalleri düzenleyen bir gizli örgüt… milyonlarca ailenin güvenip evlatlarını emanet ettikleri okullar, kurslar, yurtlar açan bir gizli örgüt… evet bir hayli gizli!

Başbakan ‘in’lerden bahsediyor, genç Popp da evlerden. Halbuki kendisi İstanbul’da o evlerde kalmış bildiğim kadarıyla. Bunlar nasıl bir gizli örgüt evi ki kendisi bile bir gayr-i müslim olarak kalabiliyor, buna müsaade ediliyor! Popp’un sorunu, hırslarının kurbanı olup militanlaşmasında. Onun için sürekli nefret söylemiyle yaklaşıyor ve gazetecilik objektifliğinden uzaklaşıyor. Kendini sürekli kötülemek zorunda hissediyor. Keşke daha soğukkanlı olabilse!

Anlaşılan genç arkadaşımız zannediyor ki ne kadar militanca yaklaşırsam o kadar birilerinin kahramanı olurum. Milyonlarca seveni olan bir Hareket herkese kendini anlatmaya çalışırken nasıl gizli olabilir ve nasıl bir nefret söyleminden bahsedebilir? Nasyonalist söylemi olan bir hareket nasıl her dil, din ve ırka mensup insanlardan dostlar edinebilir?

Bazı okullarda yaşanan olumsuzluklardan bahsedilmiş son yazıda. Bunların doğruluğundan emin değilim. Ama doğru bile olsa siz dünyada öğrenci-öğretmen-veli-okul idaresi arasında hiçbir sorun olmayan tek bir okul gösterebilir misiniz? Münferit hatalar, onu yapan insanları bağlar. Elbette bu hatalar eleştirilmeli ve eksiklikler giderilmelidir. Binlerce öğretmen-öğrenci-veli üzerinden eşeleye eşeleye bir-iki olumsuz örnek bulmak büyük bir gazetecilik başarısı olmasa gerek.

Ayrıca konuşulan garip şeyler var. Mesela Popp’un bilgi toplamak maksadıyla görüştüğü kişileri olumsuz bir şeyler söylemeleri için bir hayli sıkıştırdığı, Hizmet’e yakın gördüğü kurumlarda telefonlara çıkan sekreterleri korkuttuğu ifadeleri var. Tarafsız ve dürüst gazetecilik bu olmasa gerek.

Son yazısında acaba yeni bir şeyler var mıdır diye merakla okudum ama yine hayal kırıklığına uğradım, hep aynı şeyler. Hareketi tanımayan bir Alman okur için elbette yeni ve hedeflendiği gibi ürkütücü olabilir. Onlarda harekete karşı nefret oluşturmayı başarabilir. Ama hareketi tanıyanlar bilir ki, Hizmet’i onlarca yıldır topluma „öcü-canavar“ gibi göstermek isteyenler hep aynı argümanları tekrar edip duruyorlar: örgüt, ışık evler, gizli ajanda, şeriatçılık…

Bunların her birisi için Türkiye’de 50 yıldır yüzlerce kere dava açıldı da ne oldu? Almanya’da hem federal hem eyalet parlamentolarına onlarca soru önergesi verildi bu konularla ilgili, ne oldu? Hep aynı suçlamalar, aynı tezgahta hazırlanmış izlenimi veren sorular! Eski teranelerden yorulduk, lütfen yeni bir şeyler bulalım!

Hele bir de durgun suları dalgalandırmaya çalışıp, Anayasayı Koruma Teşkilatını göreve çağıranlar yok mu, bana Türkiye’deki eski günleri hatırlatıyor. Orada da gazeteciler ‘tehlike saçan dindarlar’a karşı orduyu göreve çağırırlardı. Galiba bu genç dersini yanlış yerden, Türkiye’den alıyor, ne dersiniz?

04.02.2014 19:15