TAKİP ET
Ercan Karakoyun

Ercan Karakoyun

Diyalog ve Hocaefendi karşıtlığı

Kuran-ı Kerime ve İslam tarihine baktığımız zaman Müslümanların her zaman diyaloğa önem verdikleri ve en güçlü oldukları dönemlerde bile farklı dinden insanlar ile konuşmaya değer verdikleri bilinmektedir. Müslümanlar her zaman ‘ötekini’ hesaba kattığı ve karşılıklı konuşma anlamına gelen diyalog halinde bulunduğu bir gerçektir.

Zaten diyalogu tavsiye mahiyetinde Kuran-ı Kerim’de çok ayet vardır. ‘Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık.’ (Hucurat 13) ayeti bu konuda delil gösterilebilir. Ali İmran Suresinde ise‚ Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim.’  buyrulmaktadır.

Batı dünyasında ise bu durum farklı olmuştur. Tarihe baktığımızda Batı nerdeyse her zaman Müslümanları dışlamış ve konuşmaya değer bir partner olarak algılamamıştır. Aslında Almanya’da da diyalog yapıldığında özellikle geçmişte bu diyaloglar Ehli Sünnet ve Cemaat çizgisi dışında olan Müslümanlar ile yapılmıştır. Bundan dolayı bu gün Almanya’da yapılan bazı diyaloglarda artık Ehli Sünnet çizgideki Müslümanları da yoğun olarak katma ihtiyacının duyulması takdir edilmesi gereken bir aşama sayılabilir. Sayısal çoğunluk açısından da bakılacak olursa bu aynı zamanda yavaş yavaş Müslümanların kabulü anlamına geleceği için olumlu karşılanması gerekir.

Fakat diyaloga hala olumsuz bakanlar mevcut. Bunun temlinde ‘Dinler arası diyalog’ kavramından herkesin farklı birşey anlaması vardır. Bazıları bununla kendi dini ve ülkesi adına yararlanmak isteyebilirler. Yine bazılarına göre diyalog dinin kendine has teoloji ve ibadetleri tartışmaya açması, yani dinden taviz vermesi, anlamına gelebilir.

Birililerinin meseleyi böyle görüyor olması diyalogun hiçbir şekilde toplumsal faydalar doğuracak şekilde yapılamayacağı manasına gelmez.

Almanya’da yaşayan Müslümanlar olarak iki seçeneğimiz var: Ya bu olumsuzluklara bakarak ‘bu oyuna gelmeyelim’ diyerek kendi kabuğumuza çekiliriz ya da bu anlamda riskleri de göze alıp, biz de varız diye sahneye çıkıp kendimizi anlatırız.

Diyalogdan uzak durarak bahsi geçen risklere fırsat vermemek ne kadar ilk bakışta başarı olarak görünse de, dünyaya ve özelde Almanya’ya verecek bir mesajın bulunmaması, uzatılan eli geri çevirmek anlamına da gelir. Hatta bu kapalı olma hali barış ve entegrasyondan yana olmama ve paralel bir toplum oluşturma iddialarını da beraberinde getirir. İkinci seçenekte ise kendi haklarımız ve hassasiyetlerimizi savunma adına fırsat doğacaktır. Erkek çocukların sünnet olması, helal kesim ve başörtüsü gibi konuların sürekli tartışılmasının temelinde, Müslümanların yeterince kendilerini anlatmadığı görülebilir. Diyalog ile kendimizi olduğumuz gibi anlatma imkanı oluşur ve ön yargıların bu şekilde yıkılarak, artan islamofobinin engellenmesi mümkün olabilir. Bugün İslam karşıtı PEGİDA ve AfD gibi akımların yaygın olmasının en büyük nedeni Müslümanların yeterince diyalog yapmaması kendisini ifade edememiş olmasıdır denebilir.

Diyaloğa karşı olanlara baktığımızda bu karşıtlıklarının sebebinin aslında meseleyi anlayıp, kaynak gösterip, durumun zararlı olup olmadığını sezdiklerinden değil, bu konuda ilk olarak Fethullah Gülen Hocaefendi´nin inisiyatif göstermesine karşı olduklarından kaynaklandığı anlaşılır. İlginç olan Türkiye dışındaki İslam dünyasında diyaloğa karşı çıkan bir alim neredeyse yoktur. Yusuf el Karadavi veya Mahmoud Zakzouk gibi alimler diyalog ile alakalı kitaplar yazarak, diyalogun yapılması gerektiğini vurgulamışlardır.

Müslümanların karşılıklı oturup dertleşme safhasından önce birbirleri aleyhinde konuşmaması erdemini göstermeleri gerekir.

Bu meseleyi Hocaefendi´nin sahiplenmesi ve onun öncülüğünde tekrar Türk insanının gündemine gelmesi başkalarının buna cephe alması ve karşı çıkmasını gerektirmez. Dinen diyalogun gerekliliği ve günümüzdeki önemi konusunda mutabık olduktan sonra bu konuda kimin hangi inisiyatifle ne kadar güzel çalışmalar yaptığı ikinci planda kalmaktadır. Kaldı ki, böyle bir girişimin Türkiye coğrafyasından doğmasını da insanımız adına bir fırsat olarak saymamız gerekir. Hizmet hareketinin diyalog faaliyetlerini tenkid edenlerin bir çoğunun, ‘Yahudi ve Hıristiyanlar ile diyalog yapıyorlar fakat Müslüman cemaatler ile diyalog yapmazlar’ diye bir argüman zikrediyor olmaları çok belirgin bir paradoks içinde olduklarını göstermektedir.

Çünkü bazı Müslümanların karşılıklı oturup dertleşme safhasından önce birbirlerinin yaptıkları güzelliklerden kendileri yapmış gibi mutlu olmaları veya en azından birbirleri aleyhinde konuşmama erdemini göstermeleri gerekir. Diyalogun ilk adımı olarak bu yapılırsa diğer adımlar için zemin oluşur ve herkesin hasret kaldığı cemaatler arası diyalog da hayata geçirilebilir.

Diyalog kimsenin tekelinde değildir. Kendini donanımlı gören herkes diyaloğun ucundan tutmalı. Hizmetteki insanların ve Hocaefendi´nin bu konudaki gayretleri başka insanların konuyla ilgili hatalı davranışlara girmesine ve diyaloga karşı çıkmalarına sebep olmamalıdır. Bugün diyalog adına ilk adımların Almanya’daki dini kuruluşlar tarafından atıldığını söylemek mümkün. Milli Görüş ve DİTİB özellikle çok ciddi manada diyalogu kendi cemaatine anlatmasa da, bu konuda güzel projeler yaptıklarını söylemek mümkün. Camilerin organizasyonunda diyalogların yapılması, farklı din mensuplarının bir araya gelerek diyalog yapmaları, hatta Almanya’nın bir çok yerinde İmamların Haham ve Papazlar ile dostluk maçları yapmaları çok önemli bir aşamadır. Bu faaliyetlerin çoğalması ve diyalogun cami

Cemaatlerine de anlatılması bu ülkedeki geleceğimiz açısından çok önemlidir.

28.04.2016 18:55