TAKİP ET

Said GÜL

Elini kana bulamayan millet

Tarihî meseleleri tartışırken hep başka milletlerin yanlışlarını işleyip kendi milletimizi ve bir dönem milletimizi temsil eden insanları yanlışlarıyla birlikte savunmak doğru değildir. Tıpkı Ermenilerin yaptıkları katliamlarla yüzleşmeleri gerektiği gibi.

Tarihî olayları sadece yıldönümlerinde hatırlamak doğru değildir. Bu, diğer zamanlarda o olayların hafızamızdan silinmesine yol açar. O yüzden bizi özellikle toplumsal sürtüşmeye sürükleyen ve kavga sebebimiz olan hadiseleri gündemde tutup olaylara objektif açılardan bakmak elzemdir.

Üzerinden 100 sene geçmesine rağmen milletler topluluğu nezdinde hâlâ milletçe kendimizi savunmaya aldığımız ‘Ermeni meselesi’ bu olaylardan birisidir. ‘Tehcir miydi, soykırım mıydı? diyerek tartışmaya açılan ve dünyanın birçok ülkesinin meclislerinde ‘soykırım’ olarak kabul edilen bir yaramızdır Ermeni meselesi. Son örnek içinde yaşadığımız Almanya.

Osmanlı’nın ‘millet-i sâdıka (sadık millet)’ olarak adlandırdığı bu topluluğu bize düşman eden ve bizim onlara düşman olmamızın başlıca sebebi azınlıkların bağımsızlık mücadelesiydi. Bu mücadeleyi haklı göstermek için lobicilik yapılmalı ve siyasî arenada bir zafer kazanılmalıydı. Neticede Ermeni diasporası’nın yaptığı propaganda çalışmaları Osmanlı’nın varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya sathında suçlu konumuna düşürdü. Tarihçilerin sesinin siyasîlerden daha az çıktığı tarihi bir konuda aksi de düşünülemezdi zaten.

Ermeni tarafı ‘bize soykırım uygulandı’ tezini savunurken kendi arşivlerini açmaya yanaşmazken, Türk tarafı da bunun aksini ispata çalışırken ‘arşivlerimizi açalım’ çağrısında bulunduğu halde bugüne kadar fazla bir arşiv açıklanmadı. Zaten dönemin milliyetçi iktidarı olan ‘İttihad ve Terakki Partisi’ 1918 senesinde gerek kendi gerekse Teşkilât-ı Mahsusa’ya ait arşiv bilgilerini imha etmişti.

Ortada hâlâ meselenin halline yarayacak arşiv bilgileri bulunmasına rağmen, insanların algılara çok çabuk kurban olduğu çağımızda kimin borusu fazla ötüyorsa ve insanlar kime inanmak istiyorsa onun tezi kabul ediliyor.

1870li yıllarda başlayan Sason isyanları ve Van isyanı gibi olaylarla Anadolu’da gücünü gösteren Hınçak ve Taşnak adlı Ermeni komiteleri, sözkonusu Tehcir Kanunu’nun yayınlanmasında önemli rol oynarlar. Kanuna göre 1913 Bab-ı Âli Baskını sonrası iktidara gelen İttihad ve Terakki Fırkası Osmanlı’nın parçalanması halinde ulus devletçiliğe geçilmesini ve tüm yabancı unsurların ülkeden sürgün edilmesi tezini benimser.

Nihayet yıllardır Ermeni komitecilerinin yaptığı işkence ve cinayetlere misilleme olarak 24 Nisan 1915 tarihinde onlarca Ermeni aydının sürgün edilip öldürülmesiyle tehcir hayata geçer. Fakat sadece kendisine silah doğrultan güçlere karşı mücadele etmekle kalmayıp, yazar, gazeteci gibi âkil kadroyla da savaşmaya başlarlar. Nihayet siviller de bu tehcirden nasiplerini alır ve Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmı Ermenilerden ‘arındırılmış’ olur.

Sözkonusu tehcirin gerçekleştiği Birinci Dünya Savaşı ve sonrası yıllar ‘harp hali’ dediğimiz dönemlerdi. Böyle zamanlarda gücü olan o gücü sonuna kadar kullanmayı düşünür ve gücü olmayanı ezerdi. Ermeniler kadar ‘Pantürkizm’ tezini hayata geçiren İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri de sivil insanlara acımasızca davranıyor ve katlediyordu. Ermenilerin Erzurum ve Kars gibi bölgelerimizde hunharca işlediği sivil katliamlar kadar, Hicaz ve Bağdat Demiryolları çalışmalarında binlerce Ermeni’nin karın tokluğuna çalıştırılıp ölüme terkedildiği de hatırlanmalıdır.

Neticede gerek Ermeni tarafı gerek Türk tarafı bu yıllarda eli silah tutmayan insanlara çok zulmetti. İstanbul hükümetinin elinin zayıfladığı ve iş yapamaz hâle geldiği bu yıllarda Sultan Reşad Han neredeyse bütün ipleri İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne teslim etmek zorunda kalmıştı. O dönem II. Meşrutiyet’in ilanıyla açılan Meclis-i Mebusan’ın hükmü geçerliydi. Sultan gölge bir iktidardı sadece.

Tarihî meseleleri tartışırken hep başka milletlerin yanlışlarını işleyip kendi milletimizi ve bir dönem milletimizi temsil eden insanları yanlışlarıyla birlikte savunmak doğru değildir. O dönem Ermeni tehcirlerini hayata geçiren Sultan Reşad değil, Osmanlı’yı idare eden İttihad ve Terakki mensuplarıydı.

Her millet kendi tarihiyle hesaplaşmalıdır. Sonuç olarak dünya sathında elini kana bulamayan millet yoktur. Milletleri belli dönemlerde temsil eden insanlar yanlışlar yapmışlardır. Osmanlı mükemmele yakın bir idare anlayışına sahip olmuş olsa da hiçbir zaman mükemmel olmamıştır. Hatalarıyla sevaplarıyla tarih sahnesindeki yerini almış ve misyonunu tamamlamıştır. Onun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı’yı kusursuz görmekten vazgeçmeli ve işlenen yanlışları görmelidir. Tıpkı Ermenilerin yaptıkları katliamlarla yüzleşmeleri gerektiği gibi.

02.10.2016 17:08