TAKİP ET
Ebu Abdurrahman

Ebu Abdurrahman

Uzakta bir iftar sohbeti

Rıza Bey: Ninem yaşlanınca dişleri işe yaramaz hale geldi. ‘Yeni dişler taktıralım’ dedim. ‘Olmaz, Allah böyle ayarlamış. Ona göre yemekler yerim. Eğer gençlerin dişleri gibi dişlerim olursa bu sefer midem yaşlı olduğu için, ârızalar çıkar.’ dedi.”

Abdülkadir Akşit’de aynı kanaattaydı. “Yetmişlik mide ve sindirim sistemine 25’lik diş taktırıyorsunuz ona göre de ağır yemekler yiyorsunuz. Hastalıkların bir sebebi de bu oluyor” derdi. Üzerinde düşünmemiz lazım. Fıtri değil gibi…

Rıza Bey: “Ben annemden duydum. Ninemin baş örtüsünün ucuna bağladığı bir taş parçası varmış. Kapı çalındığı zaman çıkarıp o taşı ağzına koyarmış. Kapıya bir erkek gelince peltek gibi konuşurmuş. İşi bitince yine o taşı örtüsünün ucuna bağlarmış. Zaten pek konuşmazdı. Dudakları hep kıpırdayıp dururdu. Zikrediyordu.” dedi.

Ali Bey: “Şöyle bir bulunduğum bölgenin 40-50 km dışına çıktım. Müslüman nüfusun biraz daha fazla olduğu bir yere gittim. Baktımtenekeden,sergisizmescidler var. Halk çok fakir. Birisi için onlara: “Ben buraya minareli bir mescit yaptırayım. Müsaade eder misiniz?’ dedim. İzin verdiler. Temel atıp yapımına başladık. Bazı malzemeleri Türkiye’den getirttim. Bir gün işin başındaki arkadaş telefon etti. Bir kadın, gelip sormuş. Yerli dili bilmedikleri için, işaretlerle mescit yaptıklarını anlatmışlar. Hemen evine gitmiş. Elinde bir dolar değerinde yerli para getirmiş. Zaten fakir altmış yaşlarında bir kadın. ‘Alalım mı?’ diye sordular. ‘Alın’ dedim. Sonra ‘Ben her gün geleyim ortalığı toplayayım, hizmet edeyim elimden geldiği kadar’ demiş. ‘Olsun’ dedim. Hergün muntazam gelip-gitmiş. Bizim hanımla gittik. İki tercümanla konuşuyoruz. İngilizce bilen bir yerli onunla konuşuyor. Türkçe ve İngilizce bilen arkadaşa İngilizce söylüyor. Bizimki de bize Türkçe aktarıyor. ‘Sen Müslüman mısın?’ diye sorduk. ‘Elhamdülillah Müslümanım’ dedi. İslami bilgisi yok dedelerden ninelerden kalma bir ‘Elhamdülillah Müslümanım’ deyişi çok kalbten söylüyor. İsmi Meryem imiş… Belli ki çok samimi… ‘Sen her gün gelmene devam et… Yani buranın bir nevi işçisi ol’ dedim. Kabul etti. Çok fakir olduğu için bir ücret takdir ettim. ‘Mutlaka bunu alacaksın’ dedim. Anlaştık. Mescit tamamlandı. Çocuklar öğleden sonra medrese gibi Kur’an öğrenmeye geliyorlar. Muntazam yemek çıkardık. Böyle olunca Müslüman olmayanların çocukları da gelip gitmeye başladı. Bunların içinden altı yedi tanesini seçip bizim Nizamiye Külliyesindeki İmam-Hatip Okuluna aldık. Şimdi tahsillerini orada devam ediyorlar…

Şerif Bey: Rusya ile Gürcistan arasında çatışma çıkınca, Gürcülerin bazısı çatışma bölgesinden kaçıp bizim üniversiteye gelmişler. Tatil zamanı olduğu için kimseler yokmuş. Bekçiler engel olmak istemişler ama gidecek yerleri olmadığı için dinlememiş gelip yerleşmişler. O zamanki Rektör Prof. Dr. Ahmet Çetincan, meseleyi öğrenince onlara hiçbir şey söylemeden her gün üç öğün yemek çıkarmış… Arkadaşlar gelip her gün ilgilenmişler. Sohbetler etmişler. Üniversitenin açılmasına bir hafta kala, onlara hiçbir problem çıkarmadan kendileri ayrılıp çıkmışlar. Ama çok güzel dostluklar kurulmuş. Hâlâ ilgi ve alâka devam ediyormuş…

İlyas öğretmen anlattı: “Johannesburg’ta , okulun yerli öğretmenlerini konuşturduk. Çok güzel şeyler söylediler. Hanım ablalara da, ‘Bütün yemekleriniz güzel de şu lâhana sarmasını sevemedik. Biliyoruz onları sarmak için çok emek veriyorsunuz, ama yiyemiyoruz. Siz onun yerine yapması kolay olan papara yapın daha iyi’ dediler.”

Cemal öğretmen anlattı: Madagaskar iklimi çok güzel bir ülke… Ama fakir. Çünkü sömürgeciler sırf uranyumu çıkarmak için bir yıl yol yaptılar. Çekip giderken hem hiç kimse istifade etmesin diye maden ocağını patlatıp işe yaramaz hale getirdiler, hem de yaptıkları yolu bozdular; hiç kimse kullanamıyor…

06.07.2016 16:50