TAKİP ET
Ebu Abdurrahman

Ebu Abdurrahman

Sakın hâinlerin avukatı olmayın

Osman Şimşek amcamın “herkul.org”’da çıkan son cuma hutbesini sizlere takdim ediyor ve yorumunu sizlere bırakıyorum:

Asr-ı Saadet’te cereyan eden her vâkıa mikro plânda, kıyamete kadar gerçekleşecek olaylar için bir ölçü birimi gibidir. O altın çağda meydana gelen hadiseler, birer misal; onlar karşısında Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashâb-ı Kiram’ın tavırları da birer nümûne-i imtisâldir. Şu kadar var ki, tarihî hâdiseler aynıyla değil misliyle cereyan eder. Kezâ, Kur’ân-ı Hakîm’de pek çok küçük görünümlü ferdî olay anlatılmaktadır ki, o hâdisât-ı cüz’iyenin her birisinin arkasında küllî bir düstur, genel bir prensip saklanmış ve umumî bir kanunun ucu gösterilmiştir. Bu konuya örnek teşkil eden ve günümüzde yaşananlara ışık tutacağına inandığım bir vâkıayı arz etmeye çalışacağım.

Hırsızdı; dahası, tam bir arsız. Her mecliste farklı kişiliğe bürünen bir müraî; aldatmayı akıllılık sayan bir hîlebazdı. Konuştuğu zaman kendisini dinletmeyi becerir; en çirkin yalanları mutlak doğruymuş gibi dillendirir; muhataplarına “Ne iyi insan!” dedirtirdi. Aslında beşerin en faziletlilerinin arasında yaşıyor, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ardında saf tutma nimetiyle serfiraz bulunuyordu; fakat o, kalbi kaskatı kesilmiş bir nasipsizdi. Sürekli bahar yağmuru altındaydı ama taşlaşmış yüreği rahmetin bir damlasını tutmaktan dahi âcizdi. Bu nefiszede ve dünyaperest adam, yine hırsızlık için etrafı kolaçan ettiği bir gece, kapı komşusunun zırhını çalmıştı. Çok geçmeden yokluğu fark edilen zırhın arandığını duyunca da sırf bir et parçasından ibaret yüreği yerinden kopup düşecekmişçesine korkmuş; haramîliğinin ortaya çıkacağı endişesiyle telaşa kapılmıştı. Odanın içinde dört dönüp ne yapacağını düşünürken ani bir hareketle zırhı kavramış, hemen dışarı fırlamış; sokağı bir gölge sessizliğinde aşmış ve elindeki torbayı, gözüne kestirdiği evin bir kenarına saklayıvermişti.

Olup bitenden habersiz bir masum edasıyla dönerken “tam isabet” diye düşünüyor ve kıs kıs gülüyordu. Zira zırhı gizlemek için seçtiği bina, Zeyd adında bir Yahudi’ye aitti; torbanın o hanede aranma olasılığı çok düşüktü. Ayrıca, orada bulunsa bile, halk evsahibi hâricinde kimseden şüphelenmezdi. Bir ihtimal kendisinden kuşku duyulsa, hem içinden çıktığı Zaferoğulları akrabalık sâikiyle hem de sâir Müslümanlar din kardeşliği sevkiyle onu savunurlardı.

Eserlerde genelde Tu’me bin Übeyrık namıyla anlatılan hırsız, tehlikeli bir girişimi selametle atlatmış olmanın memnuniyetini yaşarken, arkada şahitler ve izler bıraktığından bîhaberdi. Zırhın, bir un dağarcığının içinde bulunduğunu gece karanlığında fark edememiş; torbadan dökülen un sebebiyle geçtiği her yerde trafik işaretleri gibi alâmetler oluştuğunu hesaba katmamıştı. Nitekim görevliler un izini takip ederek Zeyd’in evine ulaşmış ve zırhı elleriyle koymuşçasına buluvermişlerdi.

Zeyd, kendisinin hırsız olmadığını, zırhı Tu’me’nin getirip bıraktığını, bunu bizzat görenlerin bulunduğunu ve un izinin de onun evinden geçerek kendi hanesine ulaştığını söylemişti. Bunun üzerine hesaba çekilen Tu’me, olayla alâkasının olmadığına ve meselenin aslını bilmediğine dair yeminbillah etmişti. İlk sorguda yakayı kurtarmıştı ama tamamen aklanmak için daha başka şeyler yapmalıydı. Önce bir süre hırsızlığın konuşulmasına mani olacak bir gürültü koparmalıydı. Masumiyet iddiasını seslendirmesi yetmezdi; birini şeytanlaştırmalı ve halkın önüne mücrim olarak onu koymalıydı. Bunu tek başına yapamazdı; akrabalık, kabîlecilik ve dindaşlık bağlarını kullanmalıydı. Aslında komplonun hedefinin sadece kendisi değil bütün hizbi ve umum Müslümanlar olduğunu haykırmalıydı.

Tu’me, bu mülahazalarla şehrin altını üstüne getirmiş, her yanda diğergâm bir ıslahçı edasıyla gürlemiş; kendisinin tam bir salâh insanı olmasına rağmen entrikaya maruz kaldığını belirtmiş; güya masum bir insana kurulan böyle çirkin tuzak karşısında kabilesi Zaferoğulları’nın ve din kardeşi mü’minlerin yardımını talep ederek ortalığı velveleye vermişti. Zaferoğulları ona inanmış; meseleyi bir aile namusu olarak yorumlamış; Tu’me’ye iftira atıldığını ve hırsızlığı yapan Zeyd’in cezalandırılması gerektiğini öne sürerek Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e başvurmuşlardı. Dahası, Zeyd’in bir yahûdî oluşunu dile dolayarak bir kısım mü’minlerin desteklerini de yanlarına almış ve vâkıayı sonunda Müslüman ile Yahûdî mücadelesi zeminine taşımışlardı. Artık, usta hırsızın haramîliğinden bahis açmak, İsrailoğulları’nın hempası olarak yaftalanmayı göze almak demekti.

Tu’me’nin yeminine, Zaferoğulları’nın tezkiyesine, bazı mü’minlerin te’yidine ve zahirî delillere bakılınca, Allah Rasûlü’nün tam “Tu’me haklıdır; Zeyd cezalandırılmalıdır!” demesinin beklendiği anda, “Sakın hâinlerin avukatı olmayın!” emrini içeren, Nisâ Sûresi’nin 105 ilâ 115. ayetleri indirilmişti. Demek ki mesele sadece bir zırhın çalınmasından ibaret değildi. Asr-ı Saadet’te meydana gelen bu basit görünümlü azîm hırsızlık, istikbalde cereyan edebilecek pek çok büyük olayın ipuçlarını barındırıyordu ki Mevlâ-yı Müteâl, onunla alâkalı on küsur ayet inzâl buyurmuştu. “İnsanlar arasında, Allah’ın sana bildirip gösterdiği şekilde hükmetmen için, Biz sana kitabı hakkın ta kendisi olarak indirdik. Böyleyken, sakın hainlerin avukatıolma!”(Nisâ,4/105)

22.12.2015 17:05