TAKİP ET
Ebu Abdurrahman

Ebu Abdurrahman

Korkutularak meyvesi alınan ağaçlar…

“De ki: ‘Sizi yalvara yakara, ağlaya sızlaya ve gizlice dualar ederek ‘Eğer bizi, bundan kurtarırsa, ahdimiz olsun, kesinlikle şükredenlerden olacağız!..’ dediğiniz demler sizi karanın ve denizin karanlıklarından, tehlikelerinden kim kurtarır?” (En’am Suresi, 6/63)

“Rabbinize için için yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin.” (A’raf Suresi,7/55) “Senden önce de bir takım ümmetlere resuller gönderdik. Dinlemediler: Hakka dönüş yapsın, suçlarının affı için niyaz etsinler diye onları çetin bir yoksulluk, hastalık ve sıkıntılarla cezalandırdık.” (En’âm Suresi, 6/42) Âyetlerinin bir nevi işareti nevinden Şerif Demirel Amcamın “Ağaç Korkarsa” başlıklı yazısından bazı iktibaslar yapmak istiyorum:

Çocukluk yıllarıma ait hatıralarım arasında biri var ki gerçekten sıra dışı bir olay. Okuduğunuzda, “Hadi be! Hiç olur mu böyle şey?” dedirtecek cinsten bir şey. Bazılarınızın, “Saçma!” diyerek vaktini boşa harcadığını bile düşündüğünü hisseder gibiyim. Fakat her şeye rağmen siz yine de okuyun ve kararı öyle verin.

Bundan yıllar önce, çam ağaçlarıyla kaplı bir ormanın eteğinde, küçük fakat şirin bir bağımız vardı. Bu bağda, envai çeşit üzüm asmasıyla beraber elma, armut ve vişne gibi farklı meyve ağaçları da bulunurdu. Üzüm asmaları arasında, boyu dört metreyi geçmiş genç bir armut ağacı vardı ki hikayemize konu teşkil eden ağaç, işte bu armut ağacıydı.

Bahsini ettiğim armut ağacının son yıllarda yeşil yaprakları oluyor fakat meyvesi olmuyordu. Tabi bu durum en çok babamı endişelendiriyordu. Babam, “Ağaç dediğin meyvesiz olmaz!” diyor, onun meyve vermesi için çaba gösteriyordu. Birkaç kez aşı denemesi yapmasına rağmen hiçbiri fayda vermedi. Ben, babamın bunca ısrarının sebebini anlayamıyordum, bağda o kadar çok meyveli ağaç vardı ki bu ağacın meyvesinin olmaması bana göre çok da önemli değildi. Ama babam öyle düşünmüyordu.

Bir akşam yatağıma yeni uzanmış uyumaya çalışıyordum. Salonun hafif aralı kapısından odama kadar babam ve annemin konuşma sesleri geliyordu. Onların, meyvesiz armut ağacı hakkındaki konuşmalarına istemeyerek de olsa kulak misafiri oldum. Babam, armut ağacını korkutmalarının gerektiğini söylediğinde şaşırıp kaldım. Artık kapıya kulak kesilmiş bütün dikkatimle onları dinliyordum. Annemin, “İyi ama bunun faydası olur mu?” endişesine, Babam, “Göreceğiz!” diyerek cevap verdi. Kafam allak bulak olmuştu. Armut ağacı nasıl korkutulurdu? Dahası ağaç korkar mıydı? Korkmak insan ve hayvanlara mahsus bir duygu değil miydi? Onları dinlerken, salondan odama kadar süzülen sarı ampulün loş ışığı, babamın konuşmasına daha bir gizem katıyor, esrarengiz duygular eşliğinde hayaller kuruyordum. O gece uyuyana kadar yatağımda bir o tarafa bir bu tarafa döndüm durdum. Artık sabahın olmasını dört gözle bekliyordum.

Sabah kahvaltısından sonra, Anneme, “Ben de gelmek istiyorum, ağacın nasıl korkutulduğunu görmek istiyorum, babam izin verir mi?” dedim. Annem gülümsedi ve “Tabiî ki gelebilirsin, yalnız olacakları konuşmadan izle ve babanı kızdırma, tamam, mı?” dedi. Çok sevindim, saçma bile görünse olanları görmek istiyordum. Babam elinde tuttuğu balta ile önde, annem ve ben onun arkasında sessiz adımlarla, armut ağacına doğru yürüyorduk. Heyecandan kalbim küt küt atıyor, içim içime sığmıyordu. Ne olacaksa bir an önce olmalıydı. Babam çok sakindi ve yaptığı işten emin görünen vakur bir hali vardı. Onu bu haliyle kurban kesmeye giden kasaplara benzetmiştim. Az sonra kısır armut ağacının altında toplanmış, babamın gür sesiyle yüreklere ürperti veren konuşmasını dinliyorduk. Babam, iki eliyle tuttuğu baltayı, ağacın gövdesine değdirip geri çekiyor, sanki kesecekmiş gibi yaparak armut ağacına tehditler savuruyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyordu: “Bak armut ağacı! Önümüzdeki sene eğer meyven olmazsa seni keseceğim! Allah şahidim olsun bunu yaparım. Allah seni meyve versin diye yaratmış, etrafındaki ağaçlara bir bak! Hepsinin meyvesi var. Onlar vazifelerini yapıyorlar ama sen, yapmıyorsun! Ben bağımda böyle bir kısır ağaç istemiyorum. Eğer seneye meyven olmazsa şu elimde tuttuğum balta ile gövdeni ikiye ayıracağım! Sonra parçalayıp odunlarını sobada yakacağım. Aha sana bir sene mühlet!”

Bir sene çok çabuk geçti. Bağda, baharın müjdecisi papatya ve gelincik çiçekleri kırmızı beyaz renkleriyle yerlere serilmiş bir şark halısını andırıyor, ağaçlar rengârenk çiçekleriyle yeşil üzüm asmaları arasında arzı endam ediyordu. Tabi armut ağacı da çiçek açmıştı ama ona karşı hala tereddütlerimiz vardı! Acaba çiçekleri meyveye dönecek miydi? O bahar, bağa her gelişimde armut ağacını kontrol ediyor, dallarını dikkatle inceliyordum, ne de olsa bu onun son şansıydı! Eylül ayının sonlarına doğru üzümler olgunlaşmış, elmalar kırmızı beyaz meyveleriyle dallarını yerlere kadar eğmiş, ağacın mukavemetini zorluyordu. Armutlara gelince, onlar sulu ve kocamandılar…

Unutmayın, Şerif Demirel Amcamın hikayesinden de anlıyoruz ki, korku ve duanın da meyveleri olur…

20.04.2016 09:05