TAKİP ET
Ebu Abdurrahman

Ebu Abdurrahman

Jyotika’nın mektubu

Yunus amcam, birkaç sene önce kendisine Jyotika tarafından yazılan şöyle bir mektup getirip hikayesini anlatmıştı:

Değerli Yunus ağabeyim, sizlere kendimden bahsederek Türkiye’de eğitim hizmetlerini başlatan ağabey ve ablalara hem teşekkür etmek, hem dualarını almak, hem de helallik istiyorum. Ben üç yüz altmış milyon puta tapan bir ailenin iki kızından küçük olanı; ışık ve nur mânasına gelen Jyotika (Cyotika)’yım. Babam asker, annem ise ev hanımı.

Babam, ablamdan sonra en azından benim erkek olarak doğmamı arzu etmiş. Ben de kız olunca zavallı babacığım üzülmüş… Çünkü bizim geleneğimize göre evlilik çağına gelen kız ailesi erkek tarafına dünürcü gider ve erkek tarafına, aileyi ekonomik olarak yıkan bir başlık verir.

Babam ablamla benim iyi bir eğitim alabilmemiz için çok çalıştı. Bizi 5000 öğrencili Fransız Kız Lisesi’ne gönderdi. Bu okullarda, devlet okullarına göre daha kaliteli eğitim veriliyordu. Ekonomik durumu iyi olanlar ve bürokrat kesimi eğitimi İngilizce olan, disipline önem veren ve üniversiteyi bitirince devlet kademelerinde daha kolay işe alınmaya vesile olan bu okulları tercih ediyorlardı.

Okulumu ve öğretmenlerimi çok seviyordum. Öğretmenlerim de beni seviyor ve benimle ilgileniyorlardı. Okulda her şeyi sorgulayan bir öğrenciydim. O yaşımda kendi inançlarımla ilgili bir sürü soru kafama takılıyordu. Ama kendi kendime mantıklı cevaplar bulamıyordum. Bu yüzden daha o yaşta kendi dinimi kendim seçtim. Bu seçimde okuldaki bazı öğretmenlerin tesiri büyük oldu.

Hıristiyan olduktan sonra rüyalarıma Hz. İsa giriyordu ve âdeta karanlık gecemde gündüzüm oluyordu. Beraberliğimiz tek bir rüya ile sınırlı kalmadı. Her başım sıkıştığında rüyama giriyor, başımı okşuyor, hâlimi hatırımı soruyordu. Uyandığımda müthiş bir mutluluk duyuyordum…

Ablam ile ikimiz Fransız Lisesini çok iyi derecelerle bitirdik. İkimiz de eğitim fakültesine gittik. Bir kız için en ideal meslek öğretmenlikti. Babamız da bizim öğretmen olmamızı istiyordu. Sonunda önce ablam, sonra da ben öğretmen olmuştuk. Öğretmen olmuştum olmasına da ama nerede görev yapacaktım? Hangi okula gitmeliydim? Benden önce öğretmen olan ablam bir okulda öğretmenliğe başlamıştı. Belki abla-kız kardeş aynı okulda öğretmenlik yaparız diye düşünüyordum ama onun bulunduğu okulda kontenjan dolu olduğu için bu mümkün olmamıştı. Öğretmenlik için okul aradığım bir dönemde Hz. İsa Efendimiz, bir gün yine rüyamı şereflendirdi. Yine başımı okşayıp “Bundan sonra ben seni yeni bir efendiye emanet ediyorum.” dedi ve gitti…

Ondan sonra rüyalar bir müddet kesildi. Sıkıntılı bir dönem başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. Kendimi yetim gibi hissediyordum. Bir müddet sonra bir rüya gördüm ve yeni efendim ile tanıştım. O da Hz. İsa gibi başımı okşayıp halimi hatırımı sordu… Ama ben bir mâna veremiyordum. Hz. İsa neredeydi? Bu zât kimdi? Kafamda bir yığın soru vardı.

Bir sabah gazeteleri karıştırırken bir ilân gördüm. Öğretmen arıyorlardı. Tam bana göre idi. Öz geçmişimi göndermem gerekiyordu. Ben de gönderdim… Pek ümidim yoktu ama ilk turu geçmiştim, ön görüşme için okula çağırıyorlardı… Hazırlanıp mülakata gittim…. Mülakat için vardığımda gördüm ki, okul sahipleri yabancıydı… Burası bir Türk okulu idi. Böyle bir mülakata ilk defa giriyordum ama sorulara gerekli cevapları verdim. Pek ümitli olmamama rağmen bir hafta sonra gelen telefon, öğretmen olarak kabul edildiğimi bildiriyordu. Çok sevinmiştim. Babamın sırtından inmiş olacaktım. Ayrıca okul sahiplerini çok iyi bulmuştum.

Okul sahiplerinin Müslüman olduklarını aylar sonra öğrenmiştim. Bu beni epeyce şaşırtmıştı. Müslümandılar ama ne sakalları, ne takkeleri, ne açıktan namazları vardı, ne de Müslüman olduklarını açıktan söylüyorlardı. Üstelik bizlere, yani öğretmen kadrosuna, Budist, Hindu ve Hıristiyan olduğumuzdan dolayı kesinlikle farklı muamele etmiyorlardı. Şimdi düşünüyorum da Müslüman olduklarını, başta bilseydim, herhalde okulu kesinlikle tercih etmezdim. Muhtemelen ailem de karşı çıkardı.

Okul idaresinin güzel muameleleri, yaşayış biçimleri çok dikkatimi çekiyordu. Çok naziktiler, birer kız gibi, bilhassa Hint kızları gibi utangaçtılar. Konuşurken yüzüme bakmıyor, yere bakarak konuşuyorlardı. Sanki rolleri değişmiş gibi… Sanki onlar kız, ben erkektim. Görüşmelerimiz kısa geçiyor, benimle konuşurken terliyorlardı.

Bu arada yine bir rüya gördüm. Hz. İsa Efendimiz teşrif etmişti. Uzaktan çıkıp geliyordu. Derken bana birisini işaret etti. “Bu senin yeni efendin Hz. Muhammed!..” dedi. Heyecanla uyandım. Yeni Efendime emanet edilmiştim. Bu emanetin mânâsı neydi? Bunun üzerine uzun uzun düşündüm. Yeni efendimi araştırdım. Hâdiseleri üst üste koyarak tekrar tekrar değerlendirdim: Müslüman olacaktım. Ama nasıl? Şartları neydi? Bütün bunları bana kim öğretecekti? Aslında çözüm yanıbaşımdaydı. Ben zaten Müslümanların hem de güzel Müslümanların okulunda görev yapıyordum. Gerçek Müslümanlığı da en iyi onlardan öğrenirdim.

Bu vesileyle bir gün okul idarecisine durumu açtım. Şaşırdı. “Emin misin?” dedi. Ben de ona başımdan geçenleri, rüyalarımı anlattım… Ben kararlıydım. İdareci beni bir arkadaşın hanımına havale etti; o bana bilgi verecekti. Gidip o hanımla tanıştım. Derslerden sonra onunla bir saatliğine beraber oluyordum. Hafta sonları bu, iki-üç saate çıkıyordu. Hızla aklıma gelen her şeyi sorup öğreniyordum. O bana önce iman hakikatlerini anlattı. Sonra Allah’ın bizden istediklerini… Demek O’nun bizden istedikleri vardı! Güzel ahlâklı olmanın yanında yapmamızı istediği ibadetleri de vardı. Bir çırpıda onları öğrendim. Öğrendiklerimle amel edersem, O bana bilmediklerimi de öğretecekti. Yeni efendimin hayatını da öğrendim, daha çok tanıdım, tanıdıkça sevdim. O da beni rüyalarımda yalnız bırakmadı.

Birgün bekâr olan Urfalı Hanifi Alsen isimli Okul Müdürü, arkadaşının hanımı ile ağzımı yokladı. Bana evlenme teklif ediyordu. Önce çok şaşırdım. İlk tepkim; “Ben onunla evlenmek için Müslüman olmadım.” sözlerimdi. Ben gayet samimi idim. Şimdi kalbimi yokluyorum, öyleydi… Sonra evlendik. Bir kızımız oldu, adı Nuran. Evliliğimizin ilk meyvesi. Onun çok iyi yetişmesini istiyorum… Kızımız güzel dil Türkçeyi, güzel ve iyi konuşsun diye, Türkçe öğrendim. Evde ikimiz de Türkçe konuşuyoruz. Babamlara gittiğimizde hiç rahat olamıyor… Sürekli rahatsız… Ağlıyor. “Anne ne olur, evimize gidelim!..” diyor. Kendi evimize geldiğimizde hiç problem gözükmüyor… “Yeni Efendim” geçen, rüyamda kızımızı dizine alıp sevdi, başını okşadı!..

Değerli Yunus Hocam, senin vasıtanla bu hizmetleri omuzlarında taşıyan ağabey ve ablalara selamlarımı ilet… Onları, cennet bahçesi evime davet ettiğimi söyle…

Bu mektuptan şimdi de bir sohbetinde bahsetti… Herkes kendisinden, bir kopyasını istedi. O da “Ben daha önce adresinize birer tane postalamıştım, almadınız mı?” dedi. Hayretle birbirlerine yüzlerine bakıp “Hayır” dediler. O da “Nasıl olur, ben bu mektubu Abdurrahman’ın babasına verdim, o da köşesinde yazdı ve gazetemiz Zaman’da neşrolundu. Siz Zaman gazetesi okumuyor musunuz? Orada Abdurrahman’ın babasının yazılarını takip etmiyor musunuz yoksa?” deyince hepsi meseleyi anlamış oldular.

Ben sizlere internete girip eski yazıları taramamanız için tekrar sizlere takdim edivermiş oldum. Ama dikkat edelim. Bazan tongaya düşmüş olabiliriz…

27.01.2016 17:14