TAKİP ET
Ebu Abdurrahman

Ebu Abdurrahman

Hükümetin gücünü şahsi garazlarında kullanıyorlar

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Barla’daki zulümler için diyor ki:

Bana karşı bu yedi senedeki muameleleri sırf keyfidir ve kanunsuzdur. Çünkü, sürgünlerin, esirlerin ve hapishanedekiler ile ilgili konunlar meydandadır. Onlar kanunen akrabalarıyla görüşürler, görüşmekten men olunmazlar. Her millet ve devlette ibadet ve taat saldırıdan uzak tutulup korunur. Benim emsallerim, şehirlerde akrabalarıyla ve ahbablarıyla beraber kaldılar. Ne görüşmekten, ne haberleşmekten, ne de gezmekten men olunmadılar. Ben men olundum. Hatta Camiime ve ibadetime saldırı ve baskın yapıldı. Şafii mezhebine göre tesbihat için de kelime-i tevhidin tekrar edilmesi sünnet iken, bana terkettirilmeye çalışıldı. Hatta Burdur’da eski muhacirlerden Sebab isminde ümmi bir zat, kayınvalidesiyle beraber hava değişimi için buraya gelmiş. Hemşehrilik itibarıyla benim yanıma geldi. Üç silahlı jandarma ile, camiden istenildi. O memur, kanunsuz olarak yaptığı bu hatasını örtmeye çalışıp “Affedersiniz, gücenmeyiniz; vazifedir” demiş. Sonra “Haydi, git” diyerek bırakmış.

Bu olaya, diğer şeyler ve muameleler kıyas edilse anlaşılır ki, bana sırf keyfi muamaledir ki, yılanları, köpekleri bana musallat ediyorlar. Ben de tenezzül etmiyorum ki, onlarla uğrasayım. O muzırların şerlerini def etmek için Cenab-I Hakk’a havale ediyorum. Zaten sürgüne sebeb olan hadiseyi çıkaranlar, şimdi memleketindedirler. Kuvvetli reisler, aşiretlerinin başlarındadırlar. Herkes bırakıldı. Başlarını yesin, dünyaları ile alakam olmadığı halde beni ve diğer iki zatı, müstesna bıraktılar. Buna da “Peki!” dedim. Fakat o iki zattan birisi, bir yere Müftü olarak tayin edilmiş; memleketinden başka her tarafı geziyor. Ankara’ya da gidiyor. Diğeri İstanbul’da kırkbin hemşehriler içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış. Halbuki bu iki zat, benim gibi kimsesiz, yalnız değiller. Maşaallah büyük nüfuzları var. Hem… Hem …

Halbuki, beni (Barla gibi) bir köye sokmuşlar, en vicdansız insanlarla beni sıkıştırıyorlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi, o köye gitmek ve birkaç gün hava değişimi için ruhsat verilmediği bir derecede beni, katmerli bir istibdat altında eziyorlar. Halbuki bir hükümet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz. Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur. Buradaki memurlar, HÜKÜMETİN NÜFUZUNU (gücünü), ŞAHSİ GARAZLAR için kullanıyorlar … Fakat Cenab-ı Erhamurrahimin‘e yüzbinler şükrediyorum ve tahdis-i nimet (Allah’ın verdiği nimeti anlatmak) suretinde derim ki:

Bütün onların bu baskıları ve istibdatları Kur’an Nurlarını ışıklandıran gayret ve himmet ateşine odun parçaları hükmüne geçiyor alevlendiriyor, parlatıyor. O baskıları gören ve gayretin hararetiyle geniş bir alana yayılan o Kur’an Nurları, Barla (gibi küçük bir kasabada) yerine, bu vilayeti (Isparta’yı), belki asker memleketi bir MEDRESE (üniversite) hükmüne getirdi. Onlar beni bir köyde hapsedilmiş zannediyor. Zındıkların rağmına olarak bilakis Barla, DERS KÜRSÜSÜ olup, Isparta gibi çok yerler MEDRESE hükmüne geçti…”

İşte görüldüğü gibi Cenab-ı Hakkın bazı lütufları, zulüm ambalajlı oluyor. Yani zahiren çok çirkin ve şer görünümlü ama içinde hayırlar ve güzellikler gizlenmiş… Aslında ta baştan yani Üstad Hazretlerinin Van’dan sürülmesinden vefatına kadar olan her devirdeki her cevir ve zulmün sonunda hayırlar olmuş. Hocaefendinin başına gelenler de sonunda hep hayra dönüşmüş. Biz onun için olayların ortasından bakmak yerine Hüsn-i hatime ile sonlanan güzelliklerine bakıp sabır içinde sonsuz şükürlerde bulunalım. Müslümana yakışan budur…

24.08.2016 19:56