TAKİP ET
Ebu Abdurrahman

Ebu Abdurrahman

Engelsiz sığınak

İzmir Hisar Camii hocasının torunu Amerika’ya tahsile gider. Her ortamda İslamiyet’i müdafaa edecek bir donanımda yetiştirilmediği için, o eritici potanın içinde eriyip gider.

Fakat üniversite son sınıf iken, “Tanrı” konusunda bir araştırma ödevi verirler. O da bir Alman bilim adamının yazdığı bir kitap üzerinde çalışır, bir yaratıcı olması gerekir kanaatına varır. Sonra, “İnsanın bir dini olması gerekiyor” diye düşünür.

Hıristiyanlıkta hafta da bir pazar günü kiliseye gitmek varken İslâmiyet’te her gün hem de günde beş defa ibadet zoruna gider. “Barî şu kolay dine gireyim” der. Ama kafası günah çıkarma meselesine takılır. “Nasıl oluyor, Tanrı adına insanların günahlarını affediyorlar? Hem affedildiğini nereden biliyorlar?” düşüncesiyle hem de papazı bir nevi imtihan etmek için gidip, işlemediği bir günahı söyleyerek bu günahının çıkarılmasını ister.

Papaz, kendisini dinledikten sonra, hiç tereddüt etmeden, “Günahınız çıkarılmışdır, affa mazhar oldunuz..” meâlinde sözler söyle… Bu bizimkinin kafasına yatmaz. Sonunda İslâmiyet’te karar kılar… Meselenin aslı şu: Hz. İsa Aleyhisselam’ın getirdiği hak dine, Batılılar eski putperest dönemlerinden kalma anlayışları karıştırırlar. Allah’a şirk koşarak, Hz. İsa’nın Tanrının oğlu ve vekili olduğunu sokarlar. Papa ve ona bağlı papazların da İsa’nın vekili olduğunu bir hiyerarşik anlayışla ilave ederler, böylece Hak dine şirk sokulmuş ve Allah’a ortak koşulmuş olur.

Ama akşam-yatsı arası okunması çok sevap ve faziletli olan, tevhid kelamının üçüncü kelimesi buna cevap verir: “Lâ şerike: Yani, nasıl ki, ulûhiyetinde (bir İlah olarak) ve saltanatında (bir Sultan-ı kâinat olarak) şeriki, ortağı yoktur; Allah bir olur, müteaddit olamaz. Öyle de rubûbiyetinde (âlemlerin Rabb’i olarak) icraatında ve yaratmalarında da ortağı yoktur. Bazan olur ki Sultan bir olur, saltanatında şeriki olmak; fakat icraatında, onun memurları, onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni olurlar. ‘Bize de müracaat et’ derler. Fakat Ezel-Ebed Sultanı olan Cenab-ı Hakk, saltanatında şerik ve ortağı olmadığı gibi, icraat-ı Rubûbiyetinde de yardımcılara, ortaklara muhtaç değildir. Emir ve iradesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey hiçbir şeye müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes ona müracaat edebilir. Ortağı ve yardımcısı olmadığından, o müracaatçı adama ‘Yasaktır. O’nun huzuruna giremezsin’ denilmez. İşte şu kelime insan ruhu için şöyle bir müjde verir ki; İmanı elde eden insan ruhu, mânisiz, müdahalesiz, engelsiz, yasaksız, her hâlinde, her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve rahmet hazinelerinin Mâliki ve saadet definelerinin Sâhibi olan Cemîl-i Züelcelâlin, Kadir-i Zülkemâlin huzuruna girip hâcet ve ihtiyaçlarını arz edebilir. Rahmetini bulup kudretine istinad edip dayanarak tam bir ferah ve mükemmel süruru kazanabilir.”

26.01.2016 16:42