TAKİP ET
Ebu Abdurrahman

Ebu Abdurrahman

Üstad Hazretleri’nden bazı bilgiler

Bayram Yüksel Ağabeyimiz diyor ki: “Üstad iki günde bir tıraş olurdu. Bazen mühim misafir geleceği zaman her gün olurdu. ‘Said yaşlanmış demesinler’ derdi. Saç tıraşı pek olmazdı; ucundan kesilir, o kadar…”

“Mübarek gecelerde, bize, ‘şunubunu okuyun’ diye bir şey söylemezdi. Okurken uyuklayan olursa, Üstad, sessizce yaklaşır, gülerek üzerimize gülsuyu sıkardı. Mübarek gecelerde ve Ramazan’ın son 15 gününde bizleri uyutmazdı.”

“Üstad’ımıza çok kere zehir verdiler. Afyon’da, Emirdağ’da… Ama en şiddetlisi, Ankara’da verdikleri zehir… Çok uzun sene akmış; yeri belliydi; hani kurumuş bir bağırsak gibi… Onun için Üstad’ımız çok soğuk su içer, ‘Soğuk su, zehiri giderir.’ diye duymuştum Üstad’dan.”

“Üstad para gibi kıymetli eşyaları ortada bıraktık mı bize darılırdı. ‘Kaybolursa, acaba hangi kardeşim aldı, diye birbirinize suizan edersiniz’ derdi.”

“Üstad, muallimliğe çok önem verirdi. Yanına gelen kim olursa olsun her zaman kabul etmezdi; şeyhlerden milletvekillerine kadar herkes gelirdi, çoğu zaman Üstad kabul etmez geri çevirirdi. Fakat bir muallim geldiği zaman hemen kabul eder, ona, muallimliğin ortası olmaz; ya minarenin ucundadır veya dibindedir, param olsaydı muallimlere her gün için on altın verirdim!’ gibi nasihatler ederdi. Derdi ki: ‘Ben bugün bir muallime, eski zamanın velileri gibi bakıyorum. Çünkü eskiden bir çocuğun terbiyesini anne-babası yapardı, bugün ise, daha çok muallimler yapıyor. O masum çocuk, hocasından gördüğünü mıknatıs gibi çeker. Onun için dindar bir muallim âlâ-yı illiyyinde, dinsizi de esfel-i sâfilindedir; ortası olamaz. Ya minarenin başındadır veya dibindedir.”

“Bizim Sadık’ın çocuklarıyla beraber Nazilli’den İzmir’e giderken bir öğretmen anlatmıştı: ‘Başçavuş, Üstad’ı karakola çağırıyor. Üstad da gitmiyor, kızıyor başçavuş, ‘Ben ona göstereyim!’ diyor, gidiyor. Bir de bakıyor ki, Üstad, fareyle kediye bir yalakta yemek yediriyor… Üstad da başında… Kapının arkasında böyle bir avlu var. ‘Allah, Allah!’ diyor. ‘Ben mi deliyim!’ Ciddi ciddi bakıyor; fare ile kedi bir kapta beraber yemek yiyorlar, Üstad da orada. Diyor: ‘Bu adamla başa çıkılmaz. Bu adama ilişilmez. Kalkıp gidiyor.”

“Üstad, kısa tesbihatı yani ‘Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahü Ekber’ diye (otuz üçer defa) yapılan tesbihatı mutlaka yaptırırdı. Hatta bize ‘Tesbihatınızı yaptınız mı?’ diye sorar, ‘Yapmadık’ dersek, ne kadar acele iş olursa olsun tesbihatı yaptırır, öyle gönderirdi. Diğer (uzun) tesbihat, acele durumlarda yolda arabada da yapılabilir.”

16.02.2016 16:55